10 Ağustos 2026 Pazartesi

🇹🇷 BİR MİLLET, ŞEHİTLERİNİN HATIRASI ÜZERİNDEN PAZARLIK YAPMAZ!

40 yılı aşkın zamandır bu ülkenin evlatları PKK terörünün karşısında can verdi.

Askerimiz şehit oldu.
Polisimiz şehit oldu.
Öğretmenimiz şehit oldu.
Korucumuz şehit oldu.
Çocuklarımız, kadınlarımız, masum vatandaşlarımız katledildi.

Ocaklara ateş düştü.

Anneler evlatlarını, çocuklar babalarını, eşler hayat arkadaşlarını toprağa verdi.

Şimdi önümüze “barış”, “kardeşlik”, “toplumsal bütünleşme” gibi kulağa hoş gelen kelimeler konularak yeni bir sayfa açmamız isteniyor.

Hayır!

Ben bu sayfanın şehitlerimizin kanıyla kapatılmasına karşıyım.

Barış istiyorum.

Ama teröristle pazarlık yapılarak kurulmuş bir barış istemiyorum.

Kardeşlik istiyorum.

Ama kardeşlik adına teröristin suçlarının hafifletilmesini istemiyorum.

Demokrasi istiyorum.

Ama demokrasi adına terör örgütlerinin siyasi hedeflerinin meşrulaştırılmasını istemiyorum.

Ve en önemlisi;

Adalet istiyorum.

Çünkü bir devletin büyüklüğü, suç işleyenleri affetme cömertliğiyle değil, adaleti herkese eşit uygulama gücüyle ölçülür.


Biz Türk milleti olarak çok şey gördük.

Siyasetin kirli hesaplarını da gördük.

Hayali düşmanlar yaratıp bundan oy devşirenleri de gördük.

Toplumun korkularını, öfkelerini ve ekonomik çaresizliğini siyasi kazanca dönüştürenleri de gördük.

Kirli politikacıların bir başka özelliği vardır:

Kendi yaptıklarına ahlaki bir kılıf bulurlar. Rakiplerinin yaptıklarını ise dünyanın en büyük kötülüğü ilan ederler.

Bugün de aynı oyunun başka bir perdesini izliyor olabiliriz.

Ama Türk milleti artık şunu sormalıdır:

Bu düzenleme kimin için yapılıyor?

Bedelini kim ödedi?

Karşılığında ne alıyoruz?

Ve en önemlisi:

Bu ülkenin şehitlerine ne söylüyoruz?


Su kesildiğinde suyun kıymetini anlıyoruz.

Elektrik gittiğinde elektriğin kıymetini anlıyoruz.

İnternet kesildiğinde elimizin kolumuzun nasıl bağlandığını anlıyoruz.

Peki ya ÖZGÜRLÜK elimizden alındığında?

Peki ya HUKUK siyasetin emrine girdiğinde?

Peki ya ADALET pazarlık konusu olduğunda?

İşte o zaman kaybettiğimiz şeyin büyüklüğünü anlamak için çok geç olabilir.

Bugün “nasıl olsa bir şey olmaz” diye geçiştirilen her taviz, yarının Türkiye’sine bırakacağımız daha ağır bir mirasa dönüşebilir.


Ben Türk’üm.

Bu topraklarda bin yıldır kök salmış büyük bir milletin evladıyım.

Türk milletinin tarihinden, Cumhuriyetimizin kuruluşundan, İstiklal Mücadelemizden ve bu vatan uğruna can veren şehitlerimizden gurur duyuyorum.

Bu toprakların sahibi olmak; başka milletleri küçümsemek anlamına gelmez.

Tam tersine…

Kendi milletini sevmek, başkasından nefret etmek değildir.

Bu ülkede yaşayan her vatandaş benim için eşittir.

Kürt kardeşim de benim kardeşimdir.

Lazı da, Çerkesi de, Boşnağı da, Arnavutu da…

Hepimiz aynı vatanın evlatlarıyız.

Ama vatandaşlarımızla terör örgütlerini birbirine karıştırmayalım.

Kürt kardeşimle pkk aynı şey değildir.

PKK’nın Türk’e de Kürt’e de Alevi’ye de Sünni’ye de bu ülkeye de verdiği acıyı unutmayalım.

Bu yüzden benim mücadelem bir etnik kimliğe karşı değildir.

Benim karşı olduğum şey terördür.

Silahlı örgüttür.

Masumların katledilmesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğüne silahla meydan okunmasıdır.

Ve bugün bütün bunların siyasi pazarlıkların konusu haline getirilmesidir.


Birileri bize “Artık geçmişi unutun” diyebilir.

Ben unutmayacağım.

Çünkü unutmak başka, affetmek başka; affetmek başka, adaleti ortadan kaldırmak bambaşkadır.

Şehitlerimizin isimlerini unutmayacağız.

Dağlarda, karakollarda, şehirlerde, yollarda hayatını kaybeden evlatlarımızı unutmayacağız.

Çünkü bir millet geçmişini unutursa geleceğini de başkalarının yazmasına izin verir.


Nelson Mandela’nın sözünü hatırlayalım:

“Hiç kimse ten renginden, geçmişinden ya da dininden dolayı diğerinden nefret ederek dünyaya gelmez. İnsanlar nefret etmeyi öğrenirler.”

Evet…

Nefret öğreniliyorsa sevgi de öğretilebilir.

Ama sevgi, adaleti ortadan kaldırmak değildir.

Sevgi, suçları yok saymak değildir.

Sevgi, şehitlerin hatırasını siyasi bir hesabın altında ezmek değildir.

Sevgi eylem gerektirir.
Güven kanıt gerektirir.
Özür değişim gerektirir.
Barış ise önce samimiyet ve adalet gerektirir.


Ben çocuklarıma nasıl bir Türkiye bırakacağımı düşünüyorum.

Teröristin kahramanlaştırılmadığı…

Şehidin unutulmadığı…

Devletin pazarlık masasında küçültülmediği…

Türk milletinin kendi tarihinden utanmaya zorlanmadığı…

Kimsenin kimliği nedeniyle horlanmadığı…

Ama hiçbir terör suçunun da siyasi gerekçelerle hafifletilmediği…

Güçlü, bağımsız, özgür ve onurlu bir Türkiye.

Benim hayalim budur.

Kimse bu itirazımı “barış düşmanlığı” diye yaftalayamaz.

Çünkü barış istemek başka, terörün hesabını kapatmak başkadır.

Ben barıştan yanayım.

Ama şerefli bir barıştan.

Ben kardeşlikten yanayım.

Ama eşit vatandaşlık temelinde kardeşlikten.

Ben demokrasiden yanayım.

Ama terörün gölgesinde olmayan bir demokrasiden.

Ben özgürlükten yanayım.

Ama bu ülkenin birliğini ve bağımsızlığını koruyan bir özgürlükten.


Ve buradan açıkça söylüyorum:

Şehitlerimizin kanıyla yazılmış bir tarihin üzerine kalem çekilmesine karşıyım.

pkk mensuplarına özel hukuki kolaylıklar sağlanmasına karşıyım.

Terör suçlarının siyasi hesaplarla hafifletilmesine karşıyım.

Terörün siyasi amaçlarına hukuk yoluyla meşruiyet kazandırılmasına karşıyım.

Türk milletinin iradesinin kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla şekillendirilmesine karşıyım.

Çünkü bu vatanın tapusu hiçbir siyasi partinin, hiçbir hükümetin, hiçbir örgütün ve hiçbir liderin elinde değildir.

Bu vatan Türk milletinindir.

Ve Türk milleti;

şehidini de bilir,

gazisini de bilir,

hainini de bilir,

dostunu da bilir.

Biz barışı da biliriz.

Ama barış uğruna onurumuzdan vazgeçmeyiz.

Çünkü bazı değerlerin bedeli vardır.

Vatanın bedeli vardır.

Bağımsızlığın bedeli vardır.

Özgürlüğün bedeli vardır.

Ve o bedeli 40 yıldır bu millet ödedi.

Şimdi kimse bizden,

“Unutun” demesin.

Unutmayacağız.

Çünkü unutursak, yeniden yaşarız.

🇹🇷 NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!


16 Nisan 2026 Perşembe

BİR NESLİN SESSİZLİĞİ

Bugün Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta yaşananlar sıradan birer haber başlığı olarak geçip gitmeyecek kadar ağırdır.

Küçücük çocukların ellerine silah alıp okul basması, yalnızca bir güvenlik zafiyetiyle açıklanamaz. Bu tablo; yıllardır biriken ihmallerin, kopuşların ve yönsüzlüğün sonucudur.


Bir ülkenin geleceği, çocuklarının zihin dünyasında şekillenir.

Yıllar boyunca her sabah hep birlikte söylenen ANDIMIZ bir neslin vicdanına işlenen ortak değerlerin taşıyıcısıydı.

“Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak” ifadesi; tekrarın gücüyle karaktere dönüşen bir bilinç oluşturuyordu.


8 Ekim 2013’te bu ortak ses susturuldu. O günden sonra okullarda o sözler yankılanmaz oldu. Çok acil olarak ANDIMIZ tekrar okullarda okutulmaya başlanmalıdır.


Bu sessizlik sadece bir metnin ortadan kalkmasıyla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda bir kimlik vurgusu da zayıfladı.


“Türk Milleti” kavramı, birleştirici bir üst kimlik olarak nesiller boyunca zihinlere kazınmıştı. Bugün ise bu kavramın etrafında oluşan bilinç giderek silikleşiyor. Ortak aidiyet duygusu zayıfladıkça, toplumsal bağlar da gevşiyor.


Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik anlayışı hayati bir öneme sahiptir.

Atatürk milliyetçiliği; ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil kucaklayan bir anlayıştır.

Bu anlayış, ortak değerler etrafında güçlü bir toplum inşa etmenin temelidir.


Bugün gelinen noktada bu anlayışın etkisi zayıflarken, ortaya çıkan boşluk toplumun her alanında hissediliyor.


Eğitim; bilgi aktarımının ötesinde bir karakter inşa sürecidir.

Müfredat adı altında yapılan sadeleştirmeler, zaman içinde bir hafıza aşınmasına dönüştü.

Tarihten, ilkelerden ve ortak bilinçten uzaklaşan her adım; çocukları pusulasız bırakır.


Bir yanda eğitimde bu kopuşlar yaşanırken, diğer yanda liyakat tartışmaları toplumsal güveni derinden sarstı.

Bir akademik unvanın süresine göre mevzuatın bir gün içinde değiştirilip geri çekilmesi, devlet ciddiyeti açısından ağır bir tablo oluşturdu.

Bu durum, gençlerin adalet ve eşitlik algısını doğrudan etkiler.


Gençlerin Mustafa Kemal Atatürk’e mektup yazmak istemesi engellenirken, “Burası muz cumhuriyeti” ifadesinin bir yönetim anlayışından çıkması hafızalara kazındı.

Gençliğe alan açmak yerine sınır çizen bir yaklaşım, geleceği daraltır.


Tüm bunların ötesinde en ağır başlık güvenliktir.

Okul; bir çocuğun kendini en güvende hissetmesi gereken yerdir.

Bugün ise aileler çocuklarını okula gönderirken içlerinde büyüyen bir endişe taşır hale geldi.

Bu endişe, yaşanan acı olaylarla daha da derinleşti.


Bir ülkede çocukların hayatı, en üst seviyede korunması gereken değerdir.

Bu sorumluluğun ihmal edilmesi, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.

Son dönemde okullarda hayatını kaybeden çocuklarımızın sayısı, vicdanları sarsacak seviyeye ulaştı.


Kadına ve çocuğa yönelik şiddetin artışı, toplumsal dokunun ne kadar yıprandığını gösterir.

Şiddetin sıradanlaşması en büyük tehlikedir.

Çünkü sıradanlaşan her durum, zamanla kabullenilir.


Bu tabloyu yalnızca eğitim başlığıyla sınırlamak eksik kalır.

Soma Maden Faciası gibi acılar, ihmaller zincirinin derinliğini açıkça ortaya koydu.

Yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bu olay, hafızalarda hâlâ tazeliğini koruyor.


Bugün yaşanan çocuk şiddeti vakaları ile geçmişte yaşanan büyük ihmaller arasında güçlü bir bağ vardır:

Sorumluluğun zayıflaması.


Toplumlar, değerleriyle ayakta durur.

Değerler aşındığında yerini boşluk alır.

O boşluk ise çoğu zaman şiddetle dolar.


Bugün konuşulması gereken konu; tekil bir olaydan çok daha fazlasıdır.

Bir yön kaybıdır.

Bir neslin hangi değerlerle büyüdüğüdür.


Türk Milleti bilinci zayıfladığında, çözülme başlar.

Atatürk milliyetçiliği zayıfladığında, ortak zemin kaybolur.

Değerler geri çekildiğinde, şiddet ilerler.


Bugün yaşananlar bir sonuçtur.

Sebep ise yıllardır göz göre göre büyüyen bu boşluktur.


Ve artık şu sorunun cevabı ertelenemez:

Bu boşluğu kim, nasıl ve ne zaman dolduracak?