"Şapka düştü, kel göründü"
Hazırlık maçlarında başlayarak, lig ve uefa ön eleme tur maçlarında takımımızı gördük...hiç birimiz ne oynanan futboldan tatmin olduk, ne teknik kadronun kararlarından, ne de mücadeleci takım beklentimizden...bizler gibi yönetimimizinde tatmin olmadığını düşünüyorum...
Daumun, "72 Tuncay" takıntısını hatırlamayanız yoktur sanırım...adam çok uzunca bir süre Tuncayı hep yedek soyundurdu ve maçın durumu ne olursa olsun Tuncayı 72. dakikada oyuna alırdı...
Daum tribünlere oynuyor, ama hangi tribünlere? onun tribünü, şeref tribünü, yani yönetim...sayın Daum, konuşmalarına göreve geldikten sonra, uzunca bir süre sayın başkan Aziz Yıldırım diye başladı, teşekkür etti, katkılarından bahsetti falan...sonra muhtemelen ikaz gördü ve kendisine "bu kadar yalakalık yeter" dendi herhalde ki, artık kullanmıyor veya ben son dönemde kaçırdım...
Yine Daum tribünlere oynuyor, nasıl mı? Türk halkının sempatisini kazanmak için bizim toplum olarak hassas olduğumuz konulara değinerek...eeeee medyamız içinde bulunmaz haber kaynağı...ve sonuç Daum bizden biri...İstiklal marşı okuyor her maç öncesi bizimle beraber...ama ne hikmetse dudak hareketleri senelerden beri bir türlü söylenen marşla tutmadı...yinede sempati duyuyoruz kendisine ve söylediğini şov yapmadığını kabul ediyoruz...
Daum tribünlere oynuyor, peki bu tribünün adı ne? Bu tribünün adı PARA; Napolyonun tabiri ile "para para para" belki bir daha göremeyeceği miktarda paralar alıyor bizden...peki ne verecek bize aldığı bu paraların karşılığında? çok iyimser tahminim, bir ihtimal lig şampiyonluğu...ve Türk insanın bununla tatmin olduğunu görmüş uyanık Germen...
Daum tribünlere oynuyor, meslektaşları ve futbol camiasına iyi görünme tribünü bunun adı da...Milli maç öncesi, milli takımın başındaki, ve adını burada zikretmek istemediğim şahsa ve ekibine methiyeler düzerek...bu tavrı ile kendisine karşı bir cephe oluşturmamak için bu tribünlere oynuyor...futbol camiası içinde sempati ve saygınlık kazanmak için oynuyor bu tribüne...
Premier Lig gol kralını, en hayati önem taşıyan, şampiyonluk maçımızda sahaya yedek sürerek moral olarak bitiren bu adam değil mi?
Semih Şnetürk gibi, herkesin üzerinde uzlaştığı, kendisini ispat etmiş bir gol makinasına bu mesafeli duruşu yapan bu adam değil mi? bütün stad 55. dakikadan itibaren Semih Şentürk diye bağırırken, durum1-2 olunca oyuna sokan bu adam değil mi?
Mehmet Topuz gibi mücadele eden ve birazda saha içi çirkefliğe müsait yapıda olan, elindeki bu değere sırf, aldığı ücret ve popüleritesinden ötürü başkaca hiç bir problem olmamasına rağmen, mesafeli davranan bu adam değil mi?
Rakipler artık bizi çözdü, önlemlerini çok rahat alıyorlar, Alexin başına bir adam, maçın birinci dakikasından itibaren yakın markaj ve biraz da tatlı sert press, zaten mücadele yeteneği sıfır olan bu futbolcunun bitmesi ve sayın Daumun buna seyircisi kalması, önlemini almaması ne ile izah edilebilir?
Dünkü maçta, Gökhan Gönül yediğimiz birinci golden yaklaşık 5 dakika önce falan sakatlandı, tv de bu görüldü mü bilemiyorum ama, çocuk sekmeye ve saha içinde durmaya başlamıştı...bunu göremeyip, saha kenarına çağırıp, kısa süreli tedavisini yapmayıp, Gökhanın gol dakikasında uzun süreli sakatlanmasına seyirci kalan ve 10 kişi kaldığımız bu anda gol yememize seyirci kalan da bu Daum dan başkası değil...
Özer Hurmacıyı bu platformda kaç senedir takip ediyoruz arkadaşlar? Ankaraspora gitmeden önceden buradan yönetime seslenip, böyle bir değer var, bunu alalım demedik mi? er veya geç aldığımız bu futbolcu, gelecek 10 yılda Türk futboluna damgasını vuracak derken, diye düşünürken veya kendimizi avuturken, bu sayın Dauma, bu konuyu anlatacak ve bize Kazım - Deivid eziyeti çektirmeye sonlandıracak bir ALLAH'ın kulu yok mudur?
Ve bu yazdıklarım uzatılabilir, yazının da daha fazla sizleri sıkmaması için burada satırlarıma, yapmış olduğum bu tespitlerle son veriyorum. Çözüm konusunda ise çokta iyimser olmadığımı ifade ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum...
Tevfik ÇELİK
Gündem, İş Dünyası, Kişisel Gelişim, Hayat ve Fenerbahçe gibi konuların ağırlıklı olduğu, düşüncelerimi yazıya döktüğüm bloguma yorumlarınız ile katkılarınızı bekliyorum.
26 Eylül 2009 Cumartesi
25 Eylül 2009 Cuma
Gerilla - Terörist
Gündemimize planlı bir şekilde sokulan ve nakış gibi ince ince işlenen bir Gerilla sözcüğü ile farkında olmadan muhatap olmaya başladık.
Öylesine bir psikolojik harekat ki bu, bilinçaltımıza, terörün maşası olan o teröristleri gerilla olarak lanse ediyorlar. Bölgedeki Dtp'li yetkililerin, belediye başkanlarının, parti yöneticilerinin beyanlarında artık gerillalardan bahsedilir oldu.
Ben size hemen bu sürecin yol haritasını çizeyim; bunu önce sanatçılar, sonra bilim ve siyaset dünyasındaki önemli isimler takip edecek, en sonunda da devletimizin en yetkili ağızları gerilla söylemini gerçekleştirecekler.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde Gerilla "Düzenli bir orduya karşı küçük birlikler hâlinde çatışan, hafif silahlarla donatılmış topluluk" olarak tanımlanıyor. Buna bağımsızlık savaşçısı ifadesi de ekleyebilirsiniz.
Alın size ezilen ve sömürülen (?) Kürt halkının, bu esaretten kurtulması ve tam bağımsızlığına kavuşması için ve devamında da kurulması planlanan Bağımsız Kürdistan için savaşan bu kahraman insanların (?) mücadelesi. Alın size bu Kürt halk kahramanlarına (?) verilen isim. Önce gerilla, sonra direnişçi, sonra kahraman ve en sonunda Türk askerine sıkılan ilk kurşun heykelinin bilmem ne tepesindeki açılışı. Diyarbakırın, Siirtin, Hakkarinin sokaklarına verilen, çocuk parklarında ölümsüzleştirilen veya hastanelere verilen gerilla isimleri.
Bu ülkede ezilen ve baskı altında yaşayan bir Kürt kimliğinden kim bahsedebilir? Tek kelime Türkçe bilmeden yaşayan bu insanlara kim, hangi baskıyı uygulamıştır. Sosyal adaletten bahsedenler, kendilerine getirilen hizmete nasıl karşılık vermişler peki bunu sorguluyorlar mı? Türkiyenin en yüksek kaçak elektrik kullanım oranı nerelerdedir? Peki orada kullanılan kaçak elektiriğin parasını ben vermek zorundamıyım? İş makinalarını yakanlar, oraya giden mühendisleri, öğretmenleri öldürenler kimlerdi acaba? Bu tür olaylar neden Güneydoğu haricinde başka bir yerde olmuyor acaba? Bu yörenin insanları bunları düşünmüş mü, bizim düşündüğümüz kadar?
Herkes, ağzından çıkana dikkat etmeli ve terör yapana TERÖRİST demesini bilmeli, yoksa bu söylemler kutuplaşmayı ve akabinde de bölünmeyi zorunlu kılacak.
Tevfik ÇELİK
Öylesine bir psikolojik harekat ki bu, bilinçaltımıza, terörün maşası olan o teröristleri gerilla olarak lanse ediyorlar. Bölgedeki Dtp'li yetkililerin, belediye başkanlarının, parti yöneticilerinin beyanlarında artık gerillalardan bahsedilir oldu.
Ben size hemen bu sürecin yol haritasını çizeyim; bunu önce sanatçılar, sonra bilim ve siyaset dünyasındaki önemli isimler takip edecek, en sonunda da devletimizin en yetkili ağızları gerilla söylemini gerçekleştirecekler.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde Gerilla "Düzenli bir orduya karşı küçük birlikler hâlinde çatışan, hafif silahlarla donatılmış topluluk" olarak tanımlanıyor. Buna bağımsızlık savaşçısı ifadesi de ekleyebilirsiniz.
Alın size ezilen ve sömürülen (?) Kürt halkının, bu esaretten kurtulması ve tam bağımsızlığına kavuşması için ve devamında da kurulması planlanan Bağımsız Kürdistan için savaşan bu kahraman insanların (?) mücadelesi. Alın size bu Kürt halk kahramanlarına (?) verilen isim. Önce gerilla, sonra direnişçi, sonra kahraman ve en sonunda Türk askerine sıkılan ilk kurşun heykelinin bilmem ne tepesindeki açılışı. Diyarbakırın, Siirtin, Hakkarinin sokaklarına verilen, çocuk parklarında ölümsüzleştirilen veya hastanelere verilen gerilla isimleri.
Bu ülkede ezilen ve baskı altında yaşayan bir Kürt kimliğinden kim bahsedebilir? Tek kelime Türkçe bilmeden yaşayan bu insanlara kim, hangi baskıyı uygulamıştır. Sosyal adaletten bahsedenler, kendilerine getirilen hizmete nasıl karşılık vermişler peki bunu sorguluyorlar mı? Türkiyenin en yüksek kaçak elektrik kullanım oranı nerelerdedir? Peki orada kullanılan kaçak elektiriğin parasını ben vermek zorundamıyım? İş makinalarını yakanlar, oraya giden mühendisleri, öğretmenleri öldürenler kimlerdi acaba? Bu tür olaylar neden Güneydoğu haricinde başka bir yerde olmuyor acaba? Bu yörenin insanları bunları düşünmüş mü, bizim düşündüğümüz kadar?
Herkes, ağzından çıkana dikkat etmeli ve terör yapana TERÖRİST demesini bilmeli, yoksa bu söylemler kutuplaşmayı ve akabinde de bölünmeyi zorunlu kılacak.
Tevfik ÇELİK
23 Eylül 2009 Çarşamba
SEVGİ TÜRLERİ VE FENERBAHÇE SEVGİMİZ
İnsan hayatında üç tür sevgi vardır diyor Japon yazar Toyotome.
Birincinin adi "Eğer" türü sevgi!.
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adi takmış yazar. Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim (Altı çizilmeye değer bir cümle!).
Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi. Karşılık bekleyen sevgi. "Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar. "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor.
En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor. Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar. Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!. İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değil mi?..
İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi...
Toyotome bu tür sevgiyi söyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu için, bir şeye sahip olduğu yada bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. " Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki" "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü lüks arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki." Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artik ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yasama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. "O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu. Tüm insanların iki yani vardır. Biri dışa gösterdikleri. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği. "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa" endişesidir. Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tur sevgi, kalıcılığı konusunda insani hep kuşkuya düşürür" diyor. Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."
Ve iste sevgilerin en gerçeği!.
"Üçüncü tür sevgi benim "Rağmen" diye adlandırdığım türdür" diyor yazar. Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Bir şey olduğu için" değil, "Bir şey olmasına rağmen" sevilir. Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!. "Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insani olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karsılaşması şartı ile.." Burada insanin, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi,ev, aile, zenginlik, basari ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?. Hakli olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. "Su soruma cevap verin" diyor. "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, basari ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?.."Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yasıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatinizi nasıl yasardınız?." Diye soruyor ve yanıtlıyor: "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar diyorlar ya da iyice dağıtıp yasayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi. "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi su anda yasamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır." Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome. "Bugün yasadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor. Anlatıyor. "Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi başkasından beklemektedir." Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.. Hani nerede?.. Ve asil çarpıcı cümle en sonda. "Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."
Bizim FENERBAHÇE sevgimiz Rağmen türü sevgidir ve HEP DESTEK TAM DESTEK sloganımız bunu çok iyi özetlemektedir. Biz bu takımı başarılı olduğu günlerde sevdiğimiz kadar başarısız olduğu günlerde de sevdik. Biz bu renklere aşığız.
Rahmetli büyüğümüz İslam Çupi;
FENERBAHÇE BÜYÜKLÜĞÜ'nü Türkiye’de, Fenerbahçe Cumhuriyeti sağlıklı, başarılı ve ilkse bu ülkede her şey mutlu ve huzurludur. Esnafın yüzü güler, parakendeci ve toptancıların tezgahında mal kalmaz. Tiyatrolar, sinemalar, sazlar, barlar meyhaneler fuldur. Fenerbahçe Cumhuriyeti ortalıkta yoksa, Türkiye yoktur, futbol yoktur, bolluk yoktur, insanlar yoktur, canlılar güç nefes alır ve bu ülke kısa süre sonra yaşayan yer olmaktan çıkıp, mezarlık olur. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür.Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz...şeklinde özetlemiştir.
Birincinin adi "Eğer" türü sevgi!.
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adi takmış yazar. Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim (Altı çizilmeye değer bir cümle!).
Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi. Karşılık bekleyen sevgi. "Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar. "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor.
En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor. Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar. Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!. İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değil mi?..
İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi...
Toyotome bu tür sevgiyi söyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu için, bir şeye sahip olduğu yada bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. " Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki" "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü lüks arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki." Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artik ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yasama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. "O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu. Tüm insanların iki yani vardır. Biri dışa gösterdikleri. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği. "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa" endişesidir. Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tur sevgi, kalıcılığı konusunda insani hep kuşkuya düşürür" diyor. Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."
Ve iste sevgilerin en gerçeği!.
"Üçüncü tür sevgi benim "Rağmen" diye adlandırdığım türdür" diyor yazar. Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Bir şey olduğu için" değil, "Bir şey olmasına rağmen" sevilir. Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!. "Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insani olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karsılaşması şartı ile.." Burada insanin, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi,ev, aile, zenginlik, basari ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?. Hakli olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. "Su soruma cevap verin" diyor. "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, basari ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?.."Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yasıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatinizi nasıl yasardınız?." Diye soruyor ve yanıtlıyor: "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar diyorlar ya da iyice dağıtıp yasayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi. "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi su anda yasamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır." Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome. "Bugün yasadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor. Anlatıyor. "Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi başkasından beklemektedir." Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.. Hani nerede?.. Ve asil çarpıcı cümle en sonda. "Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."
Bizim FENERBAHÇE sevgimiz Rağmen türü sevgidir ve HEP DESTEK TAM DESTEK sloganımız bunu çok iyi özetlemektedir. Biz bu takımı başarılı olduğu günlerde sevdiğimiz kadar başarısız olduğu günlerde de sevdik. Biz bu renklere aşığız.
Rahmetli büyüğümüz İslam Çupi;
FENERBAHÇE BÜYÜKLÜĞÜ'nü Türkiye’de, Fenerbahçe Cumhuriyeti sağlıklı, başarılı ve ilkse bu ülkede her şey mutlu ve huzurludur. Esnafın yüzü güler, parakendeci ve toptancıların tezgahında mal kalmaz. Tiyatrolar, sinemalar, sazlar, barlar meyhaneler fuldur. Fenerbahçe Cumhuriyeti ortalıkta yoksa, Türkiye yoktur, futbol yoktur, bolluk yoktur, insanlar yoktur, canlılar güç nefes alır ve bu ülke kısa süre sonra yaşayan yer olmaktan çıkıp, mezarlık olur. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür.Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz...şeklinde özetlemiştir.
22 Temmuz 2009 Çarşamba
PSİKOLOG MEHTAP KAYAOĞLU'NDAN
'Senin sayende' demiyorsanız,'senin yüzünden' de demeyin hiç bir zaman.
Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8 yaşındaydı. Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya iten, 'seçici konuşmazlık' dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındayken başlamıştı.
Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bir yasam sürerken, bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerdebeş yaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki kardeş daha var..
Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne, hala ve benzeri yakın akrabaların yardımıyla yaşatılıyor. Birgün hayata gözlerini kapatıyor. Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma'nın hayatından çıkıp gidiyor.
Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde Yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelik yaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evin hemen alt katında olduğu için baba endişeduymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtac etmeden yük etmeden idare ediyor. Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın Akrabalarına gidiyorlar. Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemedigi için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba Kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi her yeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya.. Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma, gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye. Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat etmesini hemen bir ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selmanın gözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasının çırpınmalarına, yerde tırmalamasına...vs. şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde cansız yatarken, Uyandırmaya çalışıyor. Babası uyanmıyor...
Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor:
'İmdat.. Babama bişey oldu... Yardım edin!..' kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor...
Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altıkardeşin ne olacağı tartışması başlıyor.. kimi 'yanımıza alalım', kimi 'yuvaya verelim', kimi de 'hepsine birden nasıl bakacağız' diyor. En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar.' herbirimiz birisini alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sıradada olsa birbirlerini görürler.' Diye düşünüyorlar. Selma' yı çok sevdiği halası alıyor.
İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor. Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen Uzmanların isimleri beni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum. Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı merakla bekliyordum.
Halası olan biteni tek tek anlattı.'Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlümutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sankikurulmuş bir robot gibi. örneğin sofraya oturup yemek yiyeceğiz ' Hadi Selma sofraya otur!' diyoruz oturuyor. Hadi Selma artık kalkabilirsin demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bi kızı oldugunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı oldugunu... hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, aç kaldıgı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik, sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme...
'Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini hissettiğim tavırları.
- Biliyor musun ben seni çok sevdim- ......
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.- .....
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun ..Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.
- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler Yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum .. hatta benimle konustugunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.- .......
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne oldugunu bulurum. Gerçekten... inan bana...izin verir misin? Başını salladı! Evet başını salladı!
- Elimde bazı resimler var, o resimleri cocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konustugunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı? Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır Arasında gidip geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı.
Karşımdaydı... ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştı ki... Selma'nın bilinçaltı karma karışıktı.
İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, Halasını dinlerken gözyaslarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi...
'Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu Ülkede anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklarkardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Birgün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneyegötürmüşler. İlaçlar vermişler. hem de acı acı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler. Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerininyanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara. 'Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı' diye. çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meger. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimseanlamıyormuş. herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de coküzülüyormuş... Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden Öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar. Bir gün anneane gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış 'kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettinizkızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?' demiş.Bir gün Selma , babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormus. Babaları çocuklarınıhiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. 'Kızım kapat şunun sesini' demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış.Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten cocukların yaramazlıgı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bi bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya 'git' der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemİş. Babası yerde Uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış.Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çoküzülmüş.. babası ' git ' dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eger gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü. Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmakistememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip 'kızım sen artık benim kızımsın bizimle yaşayacaksın'demiş. Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye düşünmüş.. Halasının evine gidince 'artık bunlar benim yeni anne babam' demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. 'Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım.?' Sonra aklınaBişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış.'Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim Yüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma.Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp Söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım... ne olur onları benden alma!..' O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. 'Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler' diye korkmuş. Hep susmuş..Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; 'Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et! Diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye'O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki? Kaçımız bir dondurma alındıgında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yogun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız? Bu kadar sevilmek... bu kadar değer verilmek...
*********************************************************************
Yapmayın ne olur... Çocuklarınızın küçücük omuzlarına, AĞIR yükler yüklemeyin. Onların akılları da BÜYÜK, yürekleri de KOCAMAN...
Ne olur başınız da ağrısa, bir bardak da kırılsa, eşinizle de kavga etseniz; demeyin...
Zaten aslında hiç biri çocuğunuz yüzünden değildir.Aslında hiç bir şey, hiç bir zaman, bir başkası yüzünden değildir, kendimizizdir, bir durumu istemediğimiz bir sonuca doğru yönlendiren. Ama bunu bilmektense, itiraf etmektense, bir başkasını Suçlamak hep daha kolay gelir.'Senin yüzünden!' demeyin çocuklarınıza...
Hele hiç bir zaman 'Senin sayende' demiyorsanız, 'senin yüzünden' de demeyin hiç bir zaman.
Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8 yaşındaydı. Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya iten, 'seçici konuşmazlık' dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındayken başlamıştı.
Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bir yasam sürerken, bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerdebeş yaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki kardeş daha var..
Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne, hala ve benzeri yakın akrabaların yardımıyla yaşatılıyor. Birgün hayata gözlerini kapatıyor. Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma'nın hayatından çıkıp gidiyor.
Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde Yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelik yaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evin hemen alt katında olduğu için baba endişeduymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtac etmeden yük etmeden idare ediyor. Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın Akrabalarına gidiyorlar. Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemedigi için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba Kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi her yeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya.. Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma, gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye. Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat etmesini hemen bir ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selmanın gözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasının çırpınmalarına, yerde tırmalamasına...vs. şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde cansız yatarken, Uyandırmaya çalışıyor. Babası uyanmıyor...
Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor:
'İmdat.. Babama bişey oldu... Yardım edin!..' kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor...
Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altıkardeşin ne olacağı tartışması başlıyor.. kimi 'yanımıza alalım', kimi 'yuvaya verelim', kimi de 'hepsine birden nasıl bakacağız' diyor. En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar.' herbirimiz birisini alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sıradada olsa birbirlerini görürler.' Diye düşünüyorlar. Selma' yı çok sevdiği halası alıyor.
İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor. Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen Uzmanların isimleri beni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum. Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı merakla bekliyordum.
Halası olan biteni tek tek anlattı.'Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlümutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sankikurulmuş bir robot gibi. örneğin sofraya oturup yemek yiyeceğiz ' Hadi Selma sofraya otur!' diyoruz oturuyor. Hadi Selma artık kalkabilirsin demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bi kızı oldugunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı oldugunu... hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, aç kaldıgı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik, sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme...
'Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini hissettiğim tavırları.
- Biliyor musun ben seni çok sevdim- ......
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.- .....
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun ..Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.
- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler Yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum .. hatta benimle konustugunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.- .......
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne oldugunu bulurum. Gerçekten... inan bana...izin verir misin? Başını salladı! Evet başını salladı!
- Elimde bazı resimler var, o resimleri cocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konustugunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı? Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır Arasında gidip geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı.
Karşımdaydı... ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştı ki... Selma'nın bilinçaltı karma karışıktı.
İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, Halasını dinlerken gözyaslarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi...
'Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu Ülkede anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklarkardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Birgün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneyegötürmüşler. İlaçlar vermişler. hem de acı acı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler. Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerininyanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara. 'Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı' diye. çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meger. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimseanlamıyormuş. herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de coküzülüyormuş... Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden Öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar. Bir gün anneane gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış 'kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettinizkızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?' demiş.Bir gün Selma , babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormus. Babaları çocuklarınıhiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. 'Kızım kapat şunun sesini' demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış.Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten cocukların yaramazlıgı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bi bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya 'git' der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemİş. Babası yerde Uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış.Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çoküzülmüş.. babası ' git ' dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eger gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü. Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmakistememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip 'kızım sen artık benim kızımsın bizimle yaşayacaksın'demiş. Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye düşünmüş.. Halasının evine gidince 'artık bunlar benim yeni anne babam' demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. 'Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım.?' Sonra aklınaBişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış.'Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim Yüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma.Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp Söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım... ne olur onları benden alma!..' O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. 'Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler' diye korkmuş. Hep susmuş..Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; 'Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et! Diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye'O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki? Kaçımız bir dondurma alındıgında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yogun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız? Bu kadar sevilmek... bu kadar değer verilmek...
*********************************************************************
Yapmayın ne olur... Çocuklarınızın küçücük omuzlarına, AĞIR yükler yüklemeyin. Onların akılları da BÜYÜK, yürekleri de KOCAMAN...
Ne olur başınız da ağrısa, bir bardak da kırılsa, eşinizle de kavga etseniz; demeyin...
Zaten aslında hiç biri çocuğunuz yüzünden değildir.Aslında hiç bir şey, hiç bir zaman, bir başkası yüzünden değildir, kendimizizdir, bir durumu istemediğimiz bir sonuca doğru yönlendiren. Ama bunu bilmektense, itiraf etmektense, bir başkasını Suçlamak hep daha kolay gelir.'Senin yüzünden!' demeyin çocuklarınıza...
Hele hiç bir zaman 'Senin sayende' demiyorsanız, 'senin yüzünden' de demeyin hiç bir zaman.
20 Temmuz 2009 Pazartesi
ŞEMS’İN DERVİŞLİK YOLUNDAKİ 14. KURALI
ŞEMS’İN DERVİŞLİK YOLUNDAKİ 14. KURALI:
Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının, üstünden daha iyi olmayacağını?
Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının, üstünden daha iyi olmayacağını?
8 Kasım 2008 Cumartesi
FENERBAHÇE BÜYÜKLÜĞÜ
Türkiye’de, Fenerbahçe Cumhuriyeti sağlıklı, başarılı ve ilkse bu ülkede her şey mutlu ve huzurludur.
Esnafın yüzü güler, parakendeci ve toptancıların tezgahında mal kalmaz. Tiyatrolar, sinemalar, sazlar, barlar meyhaneler fuldur.
Fenerbahçe Cumhuriyeti ortalıkta yoksa, Türkiye yoktur, futbol yoktur, bolluk yoktur, insanlar yoktur, canlılar güç nefes alır ve bu ülke kısa süre sonra yaşayan yer olmaktan çıkıp, mezarlık olur. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür.Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz...
İSLAM ÇUPİ
Esnafın yüzü güler, parakendeci ve toptancıların tezgahında mal kalmaz. Tiyatrolar, sinemalar, sazlar, barlar meyhaneler fuldur.
Fenerbahçe Cumhuriyeti ortalıkta yoksa, Türkiye yoktur, futbol yoktur, bolluk yoktur, insanlar yoktur, canlılar güç nefes alır ve bu ülke kısa süre sonra yaşayan yer olmaktan çıkıp, mezarlık olur. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür.Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz...
İSLAM ÇUPİ
YANLIŞ KARARLAR 22.10.2008
Değerli arkadaşlarım, sevgili renktaşlarım;
1- Fenerbahçemiz sadece futbol branşından oluşan bir spor kulubü değildir. Ve sadece alınan 6 tane kötü futbol maçı sonucu başkanımızın ve yönetimimizin başarısız olduğu sonucunu doğurmaz. Başkan ve yönetim kurulu başarılıdır. Amatör branşlarda elde edilen başarılar, kurumsallaşma ve tesisleşme yolunda gelinen yol ortadır. Doğrudur, Futbol takımımız istikrarlı bir başarıyı yakalayamamıştır. Ama bu demek değildir ki, başarısız olduğumuz şu günler süreklidir. Bence yönetimimiz bununda çaresini bulacaktır.
2- Futbol oyunu bir takım sporudur. Bu sporda takım içindeki sporcular geçicidir ve kimse kalıcı değildir. Dolayısıyla dün olupta bugün aramızda bulunmayan futbolcularımız gibi, bugünkü takımdan birçok futbolcumuzda yakın bir gelecekte aramızda bulunmayacaktır. O yüzden isimlere takılıp kalmak faydasızdır, geriden gelenlere haksızlık edilmiş olur. Ben nice genç yeteneklerin sıra beklediğini biliyorum. Bizim kavgasını etmemiz gereken konu burasıdır, niye 16-20 yaş arası futbolcuyu takıma monte edemiyoruz, bunu sorgulamamız lazım.
3- Taraftarlık, iyi günde yapılmaz; bilet alıp maçı canlı izliyor olmak, başkanın söylediği gibi biricik sevgilim tezahüratını yapmış olmakta, herşeyi fütursuzca ve sonuna kadar, kişilerin özgülük haklarına tecavüz edercesine söyleme ve davranma hakkını vermez. O yüzden alınan her başarısız sonucun ardından, Fenerbahçeli etiketinin ardına sığınıp, gerek maddi gerekse de manevi olarak Fenerbahçemizden nemalanamayan, fırsat düşkünlerinin söylemlerine kapılıp, haksızca eleştiriler yapmakta taraftarlık değildir.
Ben Balıkesirde ikamet etmekteyim ve 5 senedir maçlara sürekli gelirim, kombinem de bu yıl Fenerium üst d bloktadır. Yağmur-çamur-kar- fırtına demeden, feribot seferleri iptal olmuş demeden, hemen hemen her maça gelmiş ve gelmeye çalışmış vefakar bir taraftar olarak, hangi duygu ve düşünceler ile gelip gitmekteyim bilemezsiniz. Konusu açıldığı için ve bu hafta Bursaspor ile oynayacağımız için yazıyorum. İki senedir Bursaspora Kadıköy de yeniliyoruz değil mi? Siz hiç düşündünüz mü 10 otobüs Bursa taraftarı ile aynı feribotta çubuklu forma ile maça gelip ve mağlup bir halde yine gururla taşıdığım çubuklu forma ile dönüldüğünü. Onların yüksek sesle maç yorumlarını dinlemesini düşündünüz mü? Biz bunları yaşıyoruz ve karşılıksız seviyoruz bu takımı, her ne kadar bu maçta başımız önde ayrılmış olsakta, kendimizden ve tuttuğumuz takımımızdan hiçbir zaman şüphemiz olmadı, olmazda.
4- Başarısızlıktan üzüntü duymak; inanın yönetim kurulu üyelerimiz herbirimizden daha fazla üzüntü duyuyorlardır bu sonuçlardan ve çözüm yollarını arıyorlardır. Çözümü de en kısa sürede ve en az zararla atlatabilmenin çabasını veriyorlardır şu anda. Ama inanın başarısızlık sadece futbol kulüplerine has bir olay değildir ve nice holdingler, uluslararası şirketlerin de başarısız ve hatalı kararları olmuştur ve olacaktırda. Önemli olan bu başarısızlıklardan ders alabilmektir.
Ustaya başarısının sırrını sormuşlar.
İki kelime demiş;
-Doğru kararlar.
Peki, hepimizden farklı olarak nasıl sürekli doğru karar alabiliyorsun diye sormuşlar.
Tek kelime demiş;
-Tecrübe.
İyi de ustacığım, bu tecrübe denen şeyin sırrı nedir diye sormuşlar.
Usta deriiiin bir iç çekmiş ve şöyle demiş;
-Yanlış kararlar!
5- Yapılması gerekenler;
-bence hepimiz sağduyuyu elden bırakmayacağız,
-fırsat düşkünlerinin ekmeğine yağ sürmeyeceğiz,
-birlik içinde olup, her zamankinden daha fazla kenetleneceğiz,
-gelişen ve değişen dünya dengelerinde, 1 ingiliz futbolcu ile oynayan İngiliz liginin güçlü takımına karşı, çağın gereklerini yerine getirmeye çalışan ve bunun mücadelesini veren yönetimimizi destekleyeceğiz ve
-Hep destek, tam destek sloganını burada bile olsun eleştirenlere gerekli cevabı yine bu satırlardan vereceğiz.
Hepinizi saygı ile selamlar, bu günlerimizin geride kalmış olmasını yüce ALLAH'tan niyaz ederim.
Tevfik ÇELİK
1- Fenerbahçemiz sadece futbol branşından oluşan bir spor kulubü değildir. Ve sadece alınan 6 tane kötü futbol maçı sonucu başkanımızın ve yönetimimizin başarısız olduğu sonucunu doğurmaz. Başkan ve yönetim kurulu başarılıdır. Amatör branşlarda elde edilen başarılar, kurumsallaşma ve tesisleşme yolunda gelinen yol ortadır. Doğrudur, Futbol takımımız istikrarlı bir başarıyı yakalayamamıştır. Ama bu demek değildir ki, başarısız olduğumuz şu günler süreklidir. Bence yönetimimiz bununda çaresini bulacaktır.
2- Futbol oyunu bir takım sporudur. Bu sporda takım içindeki sporcular geçicidir ve kimse kalıcı değildir. Dolayısıyla dün olupta bugün aramızda bulunmayan futbolcularımız gibi, bugünkü takımdan birçok futbolcumuzda yakın bir gelecekte aramızda bulunmayacaktır. O yüzden isimlere takılıp kalmak faydasızdır, geriden gelenlere haksızlık edilmiş olur. Ben nice genç yeteneklerin sıra beklediğini biliyorum. Bizim kavgasını etmemiz gereken konu burasıdır, niye 16-20 yaş arası futbolcuyu takıma monte edemiyoruz, bunu sorgulamamız lazım.
3- Taraftarlık, iyi günde yapılmaz; bilet alıp maçı canlı izliyor olmak, başkanın söylediği gibi biricik sevgilim tezahüratını yapmış olmakta, herşeyi fütursuzca ve sonuna kadar, kişilerin özgülük haklarına tecavüz edercesine söyleme ve davranma hakkını vermez. O yüzden alınan her başarısız sonucun ardından, Fenerbahçeli etiketinin ardına sığınıp, gerek maddi gerekse de manevi olarak Fenerbahçemizden nemalanamayan, fırsat düşkünlerinin söylemlerine kapılıp, haksızca eleştiriler yapmakta taraftarlık değildir.
Ben Balıkesirde ikamet etmekteyim ve 5 senedir maçlara sürekli gelirim, kombinem de bu yıl Fenerium üst d bloktadır. Yağmur-çamur-kar- fırtına demeden, feribot seferleri iptal olmuş demeden, hemen hemen her maça gelmiş ve gelmeye çalışmış vefakar bir taraftar olarak, hangi duygu ve düşünceler ile gelip gitmekteyim bilemezsiniz. Konusu açıldığı için ve bu hafta Bursaspor ile oynayacağımız için yazıyorum. İki senedir Bursaspora Kadıköy de yeniliyoruz değil mi? Siz hiç düşündünüz mü 10 otobüs Bursa taraftarı ile aynı feribotta çubuklu forma ile maça gelip ve mağlup bir halde yine gururla taşıdığım çubuklu forma ile dönüldüğünü. Onların yüksek sesle maç yorumlarını dinlemesini düşündünüz mü? Biz bunları yaşıyoruz ve karşılıksız seviyoruz bu takımı, her ne kadar bu maçta başımız önde ayrılmış olsakta, kendimizden ve tuttuğumuz takımımızdan hiçbir zaman şüphemiz olmadı, olmazda.
4- Başarısızlıktan üzüntü duymak; inanın yönetim kurulu üyelerimiz herbirimizden daha fazla üzüntü duyuyorlardır bu sonuçlardan ve çözüm yollarını arıyorlardır. Çözümü de en kısa sürede ve en az zararla atlatabilmenin çabasını veriyorlardır şu anda. Ama inanın başarısızlık sadece futbol kulüplerine has bir olay değildir ve nice holdingler, uluslararası şirketlerin de başarısız ve hatalı kararları olmuştur ve olacaktırda. Önemli olan bu başarısızlıklardan ders alabilmektir.
Ustaya başarısının sırrını sormuşlar.
İki kelime demiş;
-Doğru kararlar.
Peki, hepimizden farklı olarak nasıl sürekli doğru karar alabiliyorsun diye sormuşlar.
Tek kelime demiş;
-Tecrübe.
İyi de ustacığım, bu tecrübe denen şeyin sırrı nedir diye sormuşlar.
Usta deriiiin bir iç çekmiş ve şöyle demiş;
-Yanlış kararlar!
5- Yapılması gerekenler;
-bence hepimiz sağduyuyu elden bırakmayacağız,
-fırsat düşkünlerinin ekmeğine yağ sürmeyeceğiz,
-birlik içinde olup, her zamankinden daha fazla kenetleneceğiz,
-gelişen ve değişen dünya dengelerinde, 1 ingiliz futbolcu ile oynayan İngiliz liginin güçlü takımına karşı, çağın gereklerini yerine getirmeye çalışan ve bunun mücadelesini veren yönetimimizi destekleyeceğiz ve
-Hep destek, tam destek sloganını burada bile olsun eleştirenlere gerekli cevabı yine bu satırlardan vereceğiz.
Hepinizi saygı ile selamlar, bu günlerimizin geride kalmış olmasını yüce ALLAH'tan niyaz ederim.
Tevfik ÇELİK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)