16 Nisan 2026 Perşembe

BİR NESLİN SESSİZLİĞİ

Bugün Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta yaşananlar sıradan birer haber başlığı olarak geçip gitmeyecek kadar ağırdır.

Küçücük çocukların ellerine silah alıp okul basması, yalnızca bir güvenlik zafiyetiyle açıklanamaz. Bu tablo; yıllardır biriken ihmallerin, kopuşların ve yönsüzlüğün sonucudur.


Bir ülkenin geleceği, çocuklarının zihin dünyasında şekillenir.

Yıllar boyunca her sabah hep birlikte söylenen ANDIMIZ bir neslin vicdanına işlenen ortak değerlerin taşıyıcısıydı.

“Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak” ifadesi; tekrarın gücüyle karaktere dönüşen bir bilinç oluşturuyordu.


8 Ekim 2013’te bu ortak ses susturuldu. O günden sonra okullarda o sözler yankılanmaz oldu. Çok acil olarak ANDIMIZ tekrar okullarda okutulmaya başlanmalıdır.


Bu sessizlik sadece bir metnin ortadan kalkmasıyla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda bir kimlik vurgusu da zayıfladı.


“Türk Milleti” kavramı, birleştirici bir üst kimlik olarak nesiller boyunca zihinlere kazınmıştı. Bugün ise bu kavramın etrafında oluşan bilinç giderek silikleşiyor. Ortak aidiyet duygusu zayıfladıkça, toplumsal bağlar da gevşiyor.


Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik anlayışı hayati bir öneme sahiptir.

Atatürk milliyetçiliği; ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil kucaklayan bir anlayıştır.

Bu anlayış, ortak değerler etrafında güçlü bir toplum inşa etmenin temelidir.


Bugün gelinen noktada bu anlayışın etkisi zayıflarken, ortaya çıkan boşluk toplumun her alanında hissediliyor.


Eğitim; bilgi aktarımının ötesinde bir karakter inşa sürecidir.

Müfredat adı altında yapılan sadeleştirmeler, zaman içinde bir hafıza aşınmasına dönüştü.

Tarihten, ilkelerden ve ortak bilinçten uzaklaşan her adım; çocukları pusulasız bırakır.


Bir yanda eğitimde bu kopuşlar yaşanırken, diğer yanda liyakat tartışmaları toplumsal güveni derinden sarstı.

Bir akademik unvanın süresine göre mevzuatın bir gün içinde değiştirilip geri çekilmesi, devlet ciddiyeti açısından ağır bir tablo oluşturdu.

Bu durum, gençlerin adalet ve eşitlik algısını doğrudan etkiler.


Gençlerin Mustafa Kemal Atatürk’e mektup yazmak istemesi engellenirken, “Burası muz cumhuriyeti” ifadesinin bir yönetim anlayışından çıkması hafızalara kazındı.

Gençliğe alan açmak yerine sınır çizen bir yaklaşım, geleceği daraltır.


Tüm bunların ötesinde en ağır başlık güvenliktir.

Okul; bir çocuğun kendini en güvende hissetmesi gereken yerdir.

Bugün ise aileler çocuklarını okula gönderirken içlerinde büyüyen bir endişe taşır hale geldi.

Bu endişe, yaşanan acı olaylarla daha da derinleşti.


Bir ülkede çocukların hayatı, en üst seviyede korunması gereken değerdir.

Bu sorumluluğun ihmal edilmesi, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.

Son dönemde okullarda hayatını kaybeden çocuklarımızın sayısı, vicdanları sarsacak seviyeye ulaştı.


Kadına ve çocuğa yönelik şiddetin artışı, toplumsal dokunun ne kadar yıprandığını gösterir.

Şiddetin sıradanlaşması en büyük tehlikedir.

Çünkü sıradanlaşan her durum, zamanla kabullenilir.


Bu tabloyu yalnızca eğitim başlığıyla sınırlamak eksik kalır.

Soma Maden Faciası gibi acılar, ihmaller zincirinin derinliğini açıkça ortaya koydu.

Yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bu olay, hafızalarda hâlâ tazeliğini koruyor.


Bugün yaşanan çocuk şiddeti vakaları ile geçmişte yaşanan büyük ihmaller arasında güçlü bir bağ vardır:

Sorumluluğun zayıflaması.


Toplumlar, değerleriyle ayakta durur.

Değerler aşındığında yerini boşluk alır.

O boşluk ise çoğu zaman şiddetle dolar.


Bugün konuşulması gereken konu; tekil bir olaydan çok daha fazlasıdır.

Bir yön kaybıdır.

Bir neslin hangi değerlerle büyüdüğüdür.


Türk Milleti bilinci zayıfladığında, çözülme başlar.

Atatürk milliyetçiliği zayıfladığında, ortak zemin kaybolur.

Değerler geri çekildiğinde, şiddet ilerler.


Bugün yaşananlar bir sonuçtur.

Sebep ise yıllardır göz göre göre büyüyen bu boşluktur.


Ve artık şu sorunun cevabı ertelenemez:

Bu boşluğu kim, nasıl ve ne zaman dolduracak?


8 Nisan 2026 Çarşamba

Edremit’in Sessiz Çığlığı: Artık Görmezden Gelinemez


Edremit büyüyor…

Ama bu büyümenin altında ciddi bir altyapı sorunu yatıyor.


Yedi mahallede kanalizasyon altyapısı hâlâ yok.

Mevcut hatlar ise yılların yükünü taşıyamıyor; yıpranmış, parçalanmış, işlevini kaybetmiş durumda.


Atık su, arıtma tesisine ulaşamadan toprağa karışıyor.

Yeraltı sularımız her gün biraz daha kirleniyor.


Denizimiz de bu tablonun dışında kalmıyor.


Arıtmaya ulaşamayan atık sular, yeraltından süzülerek denize ulaşıyor.

Kıyılarımızda görünmeyen ama etkisi her geçen gün artan bir kirlilik oluşuyor.


Bir zamanlar gurur duyduğumuz mavi bayraklı plajlarımız bu yükü taşımakta zorlanıyor.

Temizliğiyle anılan sahillerimiz artık ciddi bir risk altında.


Deniz suyu kirlenirse; Turizm zarar görür.Ekonomi zarar görür. İnsan sağlığı doğrudan etkilenir.


Atılması gereken adımlar açık ve net:

- Kanalizasyon hatları baştan sona yenilenmeli.

- Altyapısı olmayan mahalleler vakit kaybetmeden hizmete kavuşmalı.

- Yüksek kapasiteli, modern bir arıtma tesisi eş zamanlı olarak devreye alınmalı.


Sağlam şehirler, sağlam temeller üzerinde yükselir.


Edremit’te inşaatlar hız kesmeden devam ediyor. Şehir genişliyor, nüfus artıyor.


Altyapı aynı hızla güçlenmediği sürece bu büyüme yük haline gelir.


Yeni imar alanları açılmamalı.

Öncelik mevcut yapıların güvenli hale getirilmesi olmalı.

Kentsel dönüşüm planlı ve kararlı bir şekilde hayata geçirilmeli.


Sahillerimiz, Edremit’in vitrini.


Ancak kıyı bandındaki işletmelerde fiziksel kalite ve hizmet standardı arasında ciddi farklılıklar var.

Düzensiz yapılaşma, estetikten uzak görüntüler ve hizmet kalitesindeki dalgalanmalar bu güzel sahilleri gölgeliyor.


Kent estetiği, bir şehrin kimliğidir.

Edremit’te ise ortak bir mimari dil, güçlü bir şehir karakteri henüz oluşmuş değil.


Birbiriyle uyumsuz yapılar, plansız görsel düzen ve kimliksiz mimari anlayış bu güzel coğrafyanın değerini aşağı çekiyor.


Oysa turizm; sadece denizle değil, şehirle, mimariyle ve sunulan hizmetle değer kazanır.

Daha nitelikli, daha düzenli ve estetik bütünlüğe sahip bir sahil ve kent dokusu artık kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.


Yollarımız yorgun.


Bozuk zeminler, plansız kazılar ve yetersiz bakım günlük hayatı zorlaştırıyor.


Otopark sorunu zirve noktasına ulaşmış durumda.


Araçlar sokak aralarına sıkışıyor, trafik akışı sekteye uğruyor, şehir nefes almakta zorlanıyor.


Kaldırımlar ise yayaların değil, engellerin alanına dönüşmüş durumda.

Aydınlatma direkleri, çöp konteynerleri, ağaçlar, telekom kutuları, trafik levhaları, esnaf teşhirleri…


Yaya yolu parçalanıyor, kesiliyor, işgal ediliyor.

Özellikle engelli bireyler için şehir içinde hareket etmek her geçen gün daha da zorlaşıyor.


Ulaşım, otopark ve yaya güvenliği birlikte ele alınmalı, kalıcı çözümler üretilmeli.



Bu toprakların ruhu zeytin ağaçlarında yaşıyor.


Dünyanın en kaliteli zeytinyağlarından biri bu coğrafyada üretiliyor.

Bu toprakların bereketi, emeğin ve doğanın en saf haliyle sofralara ulaşıyor.


Zeytinyağı sağlığın reçetesi,

Zeytin Dalı, barışın simgesi.


Zeytinlikleri korumak, Edremit’in kimliğini korumaktır.

Bu miras geleceğe güçlü şekilde taşınmalıdır.


Akçay’da ise çok daha çarpıcı bir gerçek var.


Nüfus 60 bine yaklaşıyor. Yaş ortalaması Türkiye ortalamasının yaklaşık 10 yıl üzerinde. Her gün minarelerden bir sela yükseliyor.


Akçay’da mezarlık yok.


Bu durum, insan hayatının en hassas anlarında bile planlama eksikliğini gözler önüne seriyor.

Bu ihtiyaç gecikmeden karşılanmalı, insan onuruna yakışır bir çözüm hayata geçirilmeli.



Edremit artık günü kurtaran adımların ötesine geçmeli. Planlı, sağlıklı ve sürdürülebilir bir şehirleşme anlayışı benimsenmeli.

Bugün atılan her doğru adım, yarının Edremit’ini şekillendirir.


Edremit karar bekliyor…


3 Nisan 2026 Cuma

Cezasızlık Cesaret Doğurur: Neden Hep Fenerbahçe?

 


Fenerbahçe’ye Yönelik Sistematik Baskı ve Sessiz Kalan Adalet



Hakkari - Yüksekova’da Kadın Futbol Takımımıza ve FBTV ekibimize yönelik gerçekleştirilen alçak saldırı, sadece anlık bir provokasyon değildir. Bu olay, uzun yıllardır biriken ve artık görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir tablonun son halkasıdır.


Fenerbahçe Spor Kulübü camiası olarak ne yazık ki bu tür olaylara yabancı değiliz. Ve artık açıkça ifade etmek gerekir ki; bu yaşananlar tesadüf değil, münferit değil, aksine sistematik bir sürecin parçalarıdır.



Hafızamız Taze: Unutmadık



Türk spor tarihine kara bir leke olarak geçen Fenerbahçe takım otobüsüne saldırı hâlâ aydınlatılamadı. İçinde futbolcularımızın, teknik heyetimizin ve kulüp çalışanlarımızın bulunduğu otobüse kurşun sıkıldı. Bu, açıkça bir cana kast girişimiydi.


Aradan geçen yıllara rağmen faillerin bulunamaması, olayın üzerindeki sis perdesinin kaldırılamaması, sadece bir adli eksiklik değil; aynı zamanda camiamızda derin bir güvensizlik duygusu oluşturmuştur.


Benzer şekilde, 2011 yılında yaşanan 3 Temmuz süreci, Fenerbahçe’nin hedef alındığı en büyük kırılmalardan biri olarak hafızalara kazındı. Yıllar süren hukuki süreçler, itibar suikastları ve algı operasyonları… Sonuçta ortaya çıkan tablo, yaşananların ne kadar ağır bir bedel olduğunu gösterdi.


Ve bugün…

Kadın futbol takımımıza yönelik fiziki saldırılar, sporun en temiz alanlarından biri olması gereken sahalarda bile güvenlik sorununun yaşandığını ortaya koyuyor.



Tesadüf Değil, Alışkanlık Haline Geldi



Bugün gelinen noktada iki gerçek net:


Fenerbahçe üzerinden gündem oluşturmak artık bir “kolay yol” olarak görülüyor.

Ve daha tehlikelisi; Fenerbahçe’ye yapılan saldırıların yeterince karşılık bulmaması, bu eylemleri gerçekleştirenlere cesaret veriyor.


Cezasızlık, en büyük teşviktir.

Ve ne yazık ki bu teşvik yıllardır sistematik şekilde üretiliyor.



Güç Var, Etki Yok



Fenerbahçe;

Türkiye’nin en büyük sivil toplum gücüdür.

Cumhuriyet değerlerinin yılmaz savunucusudur.

Atatürk’ün izinden yürüyen bir spor kulübüdür.


Ancak tüm bu güce rağmen, etki alanımızın aynı ölçüde hissedilmediği bir gerçek.


Açık konuşalım:

Fenerbahçe’nin gücü büyük, ama lobisi yeterince güçlü değil.


Bu eksiklik; hak arama süreçlerinde, kamuoyu oluşturma refleksinde ve kriz yönetiminde kendini net bir şekilde göstermektedir.



Artık Tavır Zamanı



Bugün yaşanan olaylar bize şunu söylüyor:

Sessiz kaldıkça sıra yeniden bize geliyor.


Bu yüzden artık:


  • Her saldırının sonuna kadar takipçisi olunmalı,
  • Hukuki süreçler titizlikle ve ısrarla sürdürülmeli,
  • Kamuoyu oluşturma refleksi daha güçlü hale getirilmeli,
  • Camia olarak ortak ve net bir duruş sergilenmelidir.



Bu mesele sadece bir spor kulübünün meselesi değildir.

Bu mesele, adaletin, eşitliğin ve sporun güvenliğinin meselesidir.



Son Söz



Fenerbahçe’ye yapılan her saldırı, aslında Türk sporunun tamamına yapılmaktadır.


Ve unutulmamalıdır ki;

adaletin geciktiği yerde cesaret büyür,

cesaret büyüdükçe de saldırılar artar.


Artık bu döngüyü kırmak zorundayız.