8 Mart 2010 Pazartesi

KARİYER YORGUNU MU? YOKSA KARİYERİ YORGUN MU?

Günümüzde iş hayatı bizleri öylesine bir çarkın içine sokuyor ki özel hayat olgusu ister istemez gözardı edilir duruma geliyor. Rekabetin çok yoğun olduğu ve bu rekabet içinde ezilip kaybolmamak adına yaptığımız mücadeleler bir takım tavizler vermemize neden oluyor. İşte bu tür durumları hicveden yazılı basında yayınlar ve internet ortamında ki paylaşımlar çok güzel ve esprili şekillerde işleniyor.

Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişi veya kişiler ile, doğru işi yapabilmek çok önemli. Bunu başardığımız anda kimse bizi tutamaz, zaten iş hayatındaki başarı hikayelerinin bir çoğunun altında yukarıda ifade ettiğim basit denklem yatıyor.

Hata yapma ve başarısız olma lüksümüz yok mu peki?
Kesinlikle var. Ama önemli olan aynı hatayı tekrar yapmamak ve yapılan hatadan ders almak. Tabi birde yerine koyamayacağımız geçen zaman var.

Hani ustaya başarısının sırrını sormuşlar, o da tecrübe demiş.
Peki ustam bu tecrübe dediğin ne menem bir şeydir ve buna nasıl sahip olacağız? Tecrübe nasıl kazanılır diye sormuşlar.
Usta da tecrübe yaptığın hataları tekrar etmemek ile kazanılır demiş. Yani usta olmak hiçte kolay değildir, uzun mesailer, uğraşılar sonucunda kazanılır.
Benzer hikaye malumunuz olduğu üzere, Edisonun elektrik ampülünü bulmasında da yaşanmış, başarısızlıkla sonuçlanan her deneyden sonra Edison, üzerinde düşünmeyeceğimiz ve gitmeyeceğimiz bir yolu daha eledik demiştir.

Peki zaman içinde kazandığımız tecrübe iş hayatımızda bize kariyer mi kazandırıyor? Bu durum bence çok ciddi analiz edilmesi gereken bir husus. Özellikle ekip çalışmasının çok önem kazandığı, bireylerin yetkinliklerinin çokta ön plana çıkmadığı ve adamcılığın maksimum düzeyde olduğu günümüz iş hayatında birçok çalışan kariyer yapacağım derdi ile yorgun düşüp, umutsuzluk ve moral bozukluğu içinde gün geçirir duruma gelmektedir. Verimlilik ve başarı düzeyi düşmekte, konulan hedeflere yaklaşılamamaktadır.

Tabi birde bu mücadele içinde gerçekten kişisel özellikleri ile faklılıkları olanlar vardır ki, bu tür kişiler kısa zamanda, terfi alamama, iş değişikliği yapamama veya kendini gösterememek gibi sebepler yüzünden kariyeri yorgun yöneticiler haline gelebilmektedir.

Bu tespitlerden sonra olması gereken nedir veya iş hayatında bu tür durumları gördüğümüzde yapmamız gereken nedir peki?

Bence kariyer yorgunu kişiler ile kariyeri yorgun kişilerin aynı ortamda çalıştırılırken harmanlaması iyi yapılmalı, özlük hakları, statüleri iyi belirlenmeli, işe ruhunu koyan kişi ile etiket sahibi kişinin performans ölçümlemelerinin bu gerçekler gözardı edilmeden yapılması gereklidir.

5 Mart 2010 Cuma

GÜLME KRİZİ

Yıl 1999 ve ve ben Pepsi Cola da Balıkesir bölgesinde çalışıyorum. 

O dönemde Balıkesir bölgesindeki bütün askeri birlik meşrubat ihalelerini aldık ve çokta iyi satışlar elde ediyoruz. Maksimum verim elde edebilme ve satışlarımızı beklentilerimizin de üzerine çıkarabilme adına bu birliklerden iki tanesine vending (bozuk para ile çalışan meşrubat) makinası koyduk. O dönemde bu makinalar çok değerli ve konuşlandıralacağı yerler tüm Türkiyede özenle seçilirdi. İşte bu sebeple de şirketin gözü bu makinaların çalışmasında ve verimliliğinde idi. 

Böylesine bir takibin olduğu o dönemde zaman içinde, meraklı tüketicilerimiz sayesinde makinaların ikiside arıza yaptı. Şirketten teknik destek istedim ve teknik servis geldi, arızayı giderdi. Ama haftası olmadan makinalardan birisi arızalandı ve çok geçmeden ikincisi de malesef arıza yaptı. Tekrar teknik servisi davet ettim ki, Balıkesiri programa dahil edip gelmeleri bile o dönemde oldukça lüks idi. Kısa süre içinde ikinci sefer geldiler ve arızaları giderip gittiler. Fakat tekrar arıza yaparlarsa makinaların beyinlerini değiştirmemiz gerekecek dediler. Ve öyle oldu, çokta uzun zaman geçmemişti ki beyinler değişti. 

 Ancak enflasyonun oldukça yüksek seyrettiği, piyasada çok çeşitli bozuk paraların olduğu ve makinalarında çok sık güncellemesinin yapıldığı o dönemde, tüketicilerimizde makinalardan farklı yöntemler ile ürün alabilme şansını denedikleri için bir türlü makinaları verimli çalıştıramaz hale gelmiştik. Ve en sonunda makinaların bulundukları yerlerden sökülüp fabrikaya taşınması kararı alındı. Balıkesire en yakın fabrika Bursa da olduğu içinde, makinalar oraya çekilecekti. 
Konu ile ilgili olarak fabrika'dan arkadaşların makinaları almaya gelmelerini beklemeye başladık. 

Aylardan ekim ve günlerden cumartesi idi, havada hafif yağışılıydı. Fabrikadan Avni bey arayıp, makinaları almaya gelmek üzere, Mustafa ile yola çıktığını ifade ettiğinde saat 10:30 idi. O dönemde depomuzun haricinde birde Balıkesir merkezde ofisimiz vardı ve ben bu ofisi kullanırdım, Avniyi de o ofiste bekliyordum. 
Ofisimiz Özmerkezin orada Umurbey camisinin karşısında idi. Saat 11:45 olmuştu ki Avni tekrar aradı, Balıkesire geldiğini Otel Basrinin oradaki trafik ışıklarında olduğunu ve benim bulunduğum yere nasıl ulaşabileceğini sordu. 
Bende kendisine, bulundukları ışıklardan sonra ki 3. trafik ışıklarından sağa dönmesini, yolun tek yönlü olduğunu, düz gitmesi gerektiğini ve hükümet konağının önünden geçip yaklaşık 150 metre sonra beni göreceğini ifade ettim. 
Ancak 5 dakika oldu Avni yok, 10 dakika oldu Avni yok.
-Dayanamayıp aradım kendisini, Avni neredesin? 
Avniden cevap, ya tarif ettiğin gibi geldim ama seni göremedim. Sen yoktun dedi. 
-Şimdi neredesin peki diye sordum. 
Bilmiyorum dedi. 
 -Baksana oğlum etrafında ne var? Bir tabela falan oku... 
Avni baktı ve müthiş cevabını verdi. Kuvayi Milliye müzesinin önündeyim. 
-Ya Avni bunca yıllık Balıkesirliyim, öyle bir yer yok Balıkesirde daha başka bişey yok mu etrafında? (Tabi ben bilmiyorum o günlerde eski belediye binasının ismi değişmiş ve müze olarak kullanıma açılmış) 
Avni den cevap, burada öyle yazıyor... 
-Tamam Avni tamam, ama sen başka birşey söyle lütfen. 
Avniden cevap, ya burada saat kulesi var... 
-Ehhh be Avni dedim, koca saat kulesi dururken bana ne söylüyorsun. Şimdi sırtını saat kulesine verdiğinde, aşağı sallanan caddeden devam et, o caddenin adı Kızılay caddesi oluyor ve yaklaşık 100 metre önünde bir dört yol var onu geçtikten sonra yaklaşık 50 metre sonra sola dön ve düz devam et, hiç sağa sola sapma, direk benim yanıma geleceksin. Anladın mı? Avni'den cevap, evet anladım, bekle hemen geliyorum... 
 
Aradan 5 dakika geçti, Avni yok ve ben yine aradım. Avni neredesin? 
Trafikte birisine sordu ve Avni den cevap geldi;Zağnospaşa caminin yanındayım... 
-Avni oraya nasıl gittin ya? ben sana düz gel, hiç sağa sola sapma demedim mi? 
Avniden cevap, dedin ama, ben yol ve önümüzdeki araçların çoğu öyle gidiyor diye onları takip ettim ve buraya geldim. 
-Neyse Avni şimdi beni iyi dinle, cami sağında de mi? Avniden cevap;Evet 
-Bak şimdi Avni, sen doğru git önünde yol ikiye ayrılacak sola dön diye tarif ederken, benim konuşmalarımı dinleyen ve ofiste çalışan Remzi yanıma gelip, abi arkadaş yerinde dursun, trafik kalabalık, yağmurda var, ben motosiklet ile onu alıp hemen geleyim dedi. 
Bende tarif etmeyi bırakıp bir arkadaş motosiklet ile seni almaya gelecek onu takip edersin, sende nasıl bir araç var diye sordum. 
Avniden cevap, Ford Otosan P-100 pikap var, kapılarında Tamek yazıyor dedi. 

Bu bilgileri aldıktan sonra bende Remziye, Avniyi ve aracını tarif edip yolladım. 
Remzi gitti ve aradan 5 dakika geçti ama bunlar yok, 10 dakika geçti hala yoklar. 
Dayanamayıp aradım, ama Avniden cevap yok. 
Tekrar tekrar aradım ve en sonunda Avni açtı telefonu ve sordum; 
-Neredesiniz Avni? 10 dakikadır sizi bekliyor ve arıyorum ama cevap bile vermiyorsun? 
Avniden o müthiş cevap, SSK Hastanesi Acildeyiz... 
-Nasıl yani? Ne işiniz var orada? 
Avniden cevap, sen bizi almaya bir adam gönderdin ya... 
-Evettttt İşte o adam bizi buldu, beni takip edin dedi, onu takip ederken, İş Bankasının olduğu yerdeki trafik ışıklarında senin adam bir yaya çarptı... 
-Eyvahhhhh, eeeeeee yaya da bir şey var mı? 
Avniden cevap, Yayada bir şey yok ama senin adam haşat... 
-Nasıl yani? Şu anda adamın acil de yatıyor... 
-Peki motosiklet nerde? 
Avniden cevap, ben Mustafa'yı motosikletin başında bıraktım ve araç ile Remziyi hastaneye getirdim... -Uffff tamam ya Avni inanamıyorum sana yaaa...Ülen 1 saat 10 dakikada Bursadan Balıkesire geldin, yaklaşık bir buçuk saat oldu, Otel Basrinin oradan ofise gelemedin. Halbuki 5 dakikalık mesafe, ne adamsın be diye sitemimi iletip, hemen oraya gitmek üzere yola çıktığımı ifade ettim kendisine. 

SSK Hastanesi acile ulaştığımda, kapıda Avni karşıladı, yuhhh be Avni, ne adamsın dedim. Hemen Remzinin yanın gittim ki, gözlerime inanamadım, sanki Remzi bir yaya çarpmamış, Remziye bir kamyon çarpmış gibiydi. Remzinin her tarafı sargı içinde, kolunda bir serum, yüzü bile zor gözüken bir vaziyette. Remzi beni görünce başladı küfretmeye, çarptığı yayayı kastederek, abi, o adamı biliyorum, yayalara kırmızı ışık yanıyordu, o hatalı geçti, ben hastaneden çıkınca bunun hesabının soracağım ona... Tabi Remzi yi o halde görünce beni aldı bir gülme krizi ve dayanamayıp odadan kaçtım.

27 Şubat 2010 Cumartesi

YÜRÜYEN EŞOFMAN

Hayatımızda cep telefonlarının ve internetin olmadığı, bırakın bunları özel televizyon ve radyo kanallarının olmadığı, hatta TRT 2 nin bile test yayınına yeni başladığı 1988 yılında, almış olduğum eğitim kalitesi ve yetişmiş olduğum ortamın gerçekleri dikkate alındığında üniversite sınavından oldukça başarılı bir sonuç almış ve Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümünü kazanmıştım. Yani Türkiyenin üçüncü büyük kentinde, güzel İzmir'in Bornova ilçesinde yüksek öğrenim hayatıma devam edecektim ve 18 yaşında idim.

Kredi ve Yurtlar Kurumu başvurum olumlu neticelenmiş ve İnciraltı yurdunda kalabilmem için onay çıkmıştı. Okul başlamadan bir hafta önce İzmire gitmiş ve ön hazırlıklarımı tamamlamıştım.

İnciraltı yurduna gittim ve önceden hazırlamış olduğum ilgili evrakları teslim ederek, 8. blok 104 numaralı odaya kayıt oldum ve ilk kayıt olan ben olduğum için oda'nın anahtarını bana verdiler.
Odaya çıktım, eşyalarımı yerleştirdim, çarşaf ve nevresimlerimi biraz da uğraşarak olması gerektiğine yakın bir şekilde kullanıma hazır hale getirdim. Sonra dolabımı yerleştirdim ve kilitleyip Bornova ya okula gittim.
Bu arada İnciraltı yurdunun diğer yurtlardan farklı olan özelliğinden bahsetmem gerekir ki o da şu; aslında 1974 Akdeniz Oyunları İzmirde yapıldığı için oyunlara katılacak ülke sporcularının konaklaması adına yapılan bir sporcu konaklama köyüdür. O yüzden her odada duş ve tuvaleti vardır. Ayrıca merkezde ortak kullanım amaçlı bir kütüphane ve bir merkez cafe (kantin) vardı. Yani, denize sıfır olan, mandalina bahçeleri arasındaki İnciraltı yurdu çok güzeldi.

Neyse, sabah geldiğim Bornovadan, akşam dönmüştüm İnciraltına. Yalnız ulaşım çok ciddi bir problem idi. Şöyle ki bahsettiğim yıllarda, İnciraltından Bornova'ya direk sefer yok idi. Ulaşımı iki şekilde yapabiliyor idik, ya iki akatarmalı şekilde, az sayıda seferi olan İnciraltından Konağa gidip, oradan da Bornova otobüsüne binip ulaşacaktım. Yada üç aktarmalı olan ama daha sık sefer sayısına sahip İnciraltından Fahrettin Altay'a, oradan Konağa, oradan da Bornova ya gidecektim. Aslında bu iki seçeneğin haricinde benim erken uyanamadığım için çokta fazla kullanamadığım sabah 06:00 da İnciraltından direk Ege Üniversitesi kampüsüne (Bornova'ya) giden bir serviste vardı.

Çok güzel günlerimin geçtiği İnciraltı yurdunda oda arkadaşlarım ise çok ilginçti. 8 kişilik odanın 7 öğrencisi D.E.Ü. Tıp Fakültesi öğrencisi idi. Tıp fakültesi yurda yürüyüş mesafesi ile 15 dakika mesafede idi. Oda arkadaşlarımdan Özkan İzmir Kemalpaşalı, Arif İlker Kocakarın Denizlili idi. İskan Abay Mardin'li idi ve Türkçesi oldukça zayıftı. Ayrıca hayatımda ilk defa canlı olarak gördüğüm Gana'lı zenci müslüman Moro Osman Salifu ve İranlı Hristiyan Şakruh Ezazi vardı. Şakruh Ezazi tıp fakültesi 5. sınıfta diğerleri ise 1.sınıfta idi. Osman, 185 cm boyunda, sportif bir yapıda, zenci yakışıklısı, ilgi odağı olan ve 5 vakit namaz kılan iyi bir müslümandı. Osman'ı ilk gördüğümde aklıma gelen ilk şey şu olmuştu, aynı odada kalacağım bu zenci ile , gece lavaboya kalktığımda o da aynı anda kalkarsa ve karanlık odada bununla yüzyüze gelirsem napardım olmuştu?

Benim gibi Bornovada başka fakültelerde okuyan arkadaşlar ile Bornovaya gidiş geliş seyahatlerinde, otobüs sıralarında muhabbetler esnasında veya kantinde yemek veya çay sırasında beklerken göz aşinalığının etkisi ile güzel arkadaşlıklar kurmuştuk. Ve ağırlıklı Ziraat Fakültesinde okuyan arkadaşlardan oluşan fırlama bir grubumuz olmuştu. O dönemde ara ara alkol de alırdım.

Bir akşam, okul dönüşü Bornovada okuyan arkadaş grubumuz ile yurda kaçak yollardan içki sokmuştuk ve odada içki alemi yaptık. Hepimiz çakır keyif olmuş idik ve mezelerimiz tükenmişti. Arkadaşlarımızdan Uşak'lı Yaşar'ı saat geç olduğu için blok kantinimiz kapanmış olmasından dolayı merkez cafe'ye atıştırmalık meze almaya gönderdik. Yaşar odadan ayrılalı çok kısa zaman geçmişti ki, soluk soluğa odaya geri döndü, tabiri caiz ise beti benzi atmış, hortlak görmüş gibi sapsarı olmuştu ve heyecan ile "yürüyen eşofman" gördüm demişti. Biz tabi başladık gülmeye, ama ne olduğunu merakta ediyorduk.
Yaşar anlatmaya başladı; "blok kapısından çıktıktan sonra normal yoldan merkez cafe'ye gitmek yerine, bloğun yanından kısa yoldan gitmeyi tercih ettim. Ancak köşeyi döner dönmez çok karanlık ve ışıksız olan bloğun yanında yürürken karşımdan bembeyaz bir yürüyen eşofman geldiğini görüyordum, inanamadım ve gözlerimi oğuşturdum, gördüğüm gerçekti yürüyen bir eşofman üzerime doğru geliyordu ve tabanları yağlayıp, odaya koşarak geri döndüm". Tabi oda da kahkaha fırtınası ve Yaşar ile ilgili espiriler birbiri ardına patlıyordu.

İşin aslını ben kendi odama indikten sonra öğrendik ki, olay şu şekilde olmuştu. Oda arkadaşım Gana'lı Osman ten renkleri farklılık arz eden zencilerin en koyu siyah tene sahip olanlarından idi ve bembeyaz bir eşofman takımı ile yine bembeyaz spor ayakkabıları vardı. Ganalı Osmanda, Yaşarın kullandığı kısa yolu kullanıp merkez cafeden odaya geri dönüyor ve işte o esnada hafif çakırkeyif olan Yaşar da merkez cafe'ye alış verişe gidiyordu. Yani gecenin en koyu ve ilerleyen saatinde ışıksız bir yerde karşılaşmışlardı. Alkolün etkisi ile Yaşar dikkatli bakmamış olmasının tesiri ile Osman'ı algılayamamış ve yürüyen bir eşofman gördüğünü iddia etmişti. İşte o günden sonra bizim aramızda Moro Osman Salifu nun adı "Yürüyen Eşofman" kaldı.

7 Şubat 2010 Pazar

Ağustos'ta Denize Girsen Balta Kesmez Buz Olur

Aylardan ağustos ve günlerden cumartesi, meşrubat işi yapan bizlerin çok kısa olan sezonumuzun zirve yaptığı günlerin son demlerini yaşıyoruz. Ve ben Edremit’te distribütör deposundayım, ay başı olması ve hedeflerimin çok yüksek olması nedeniyle distribütörümle istişare halindeyim.
Saat 15:30 civarı cep telefonum çaldı, arayan genel müdürüm idi, önce kısa bir hal hatır faslından sonra, “şu anda İstanbul’dan yola çıktım, geceyi Ayvalıkta geçirmek istiyorum, çocuklarımda yanımda mümkünse Cunda Adasında sadece bu geceliğine bana bir gecelik 4 kişilik yer ayırtır mısın?” dedi.
Pik sezonda, hem de cumartesi günü hele hele de Cunda Adasında yer bulmak mümkün mü? Tabi çok zor ama ben bana yardımcı olabilecek bütün kanalları devreye sokarak yaklaşık 2 saatlik uğraşı sonucu bir butik otelde yer ayırtmayı başardım.

Otel sahibine telefonda benim için olayın önemini anlattım;
“Ben Cola Turka’nın bölge yöneticisiyim, gelecek kişi bizim şirketimizin en üst yöneticisidir, aman hizmetinizde kusurunuz olmasın ve mümkünse lobiye ve odalarda ki mini barlara bizim meşrubatlarımızı, su ve sodalarımızı koyalım” dedim.

Ama aldığım cevap o kadar ilginç ve şok edici idi ki hayretlere düştüm. Otel sahibi bana;
“Şaka gibi gelecek sana ve belki de bana inanmayacaksın ama, Coca Cola nın genel müdürü ve Türkiye Satış Müdürü de burada, senin istediğin taleplerin benzerlerini onların bölge yöneticileri de yaptılar ve lobiye kendileri bir soğutucu getirip içini kendi ürünleri ile ve odalar da ki mini bar’ları da istedikleri şekilde doldurdular. Aynı şeyi sende yapabilirsin” dedi.

Tabi inanılır gibi değildi, 8 odalı olan bir butik otelde hem aynı hafta sonu, hem de aynı gece iki büyük rakip firmanın genel müdürü konaklayacaktı. Gerçekten şaka gibiydi. Bende otel sahibinin önerdiği gibi kalan zamanımı en iyi şekilde değerlendirip yapabileceklerimin en iyisini yapmaya çalıştım. Lobiye bir soğutucu ayarlayıp, odaları da olabildiğince albenili bir şekilde hazırlatmaya çalıştım.

Tabi bu arada durum analizi yapmak üzere genel müdür ile telefonda da sürekli görüşme halindeyim. Çünkü olumsuz bir durumda programları değişecek ve bir haftalık izin kullanmak üzere çıktıkları yola, güzergâh değiştirerek doğrudan Çeşmeye gideceklerdi. İşte bu görüşmelerim esnasında bana “sende eşini ve çocuğunu al, akşam beraber balık yiyelim” şeklinde bir davette bulundu.

Haliyle yola öğleden sonra çıkmış olan genel müdür ve ailesi gece 22:00 sıralarında otele ulaştılar. Ben de bu arada Altınolukta yazlıkta bulunan eşimi ve oğlumu alıp, Ayvalığa Cunda Adasına gittim. Yaklaşık aynı saatte bizde Cunda Adasında idik.

Yalnız bu seferde hiç aklımda olmayan bir problem ile karşılaştım. Bütün balık restaurantları dolu ve Cunda Adası kordonunda iğne atsan yere düşmeyecek şekilde bir mahşeri kalabalık vardı. Hele hele de yedi kişilik bir yer bulmak imkansızdı. Bu arada genel müdür ile telefon görüşmelerim devam ediyor ve kendilerine araçlarını otelde bırakıp merkeze bir taksi ile gelmelerini öneriyordum, çünkü araç park edecek yer dahi yoktu. Kordonun tam ortasında eşim ve oğlum bir yöndeki restaurantları, bende diğer yöndeki restaurantları kontrol etmek amacı ile ayrıldık ki, o anda gün boyunca görüştüğüm iki balık restaurantından birisinde tam sekiz kişilik bir masa boşaldı.

Masayı garsonlar temizleme fırsatı bulamadan, misafirlerim gelmişlerdi bile. Oturduk, balık siparişlerini verdik, yemeğimizi yedik, aynı otelde rakip firmanın genel müdürünün de kalması ve biraz da işle ilgili konularda sohbet ettik, akabinde yürüyerek kısa bir kordon turu attıktan sonra yorgunluk kahvelerini içmek üzere bizi otele davet eden genel müdürün davetine icap ettik.

Sonrası ise filmlere konu olacak cinsten gelişmeler zinciri idi.

Genel müdür ertesi (Pazar) gün, sabah kahvaltısından sonra gezerek İzmir’e gidiş programı yapıyor. Önce gündüz gözü ile Cunda Adasını, sonra Ayvalığı, Şeytan Sofrasını ve Sarımsaklı yı gezerek İzmir’e gidiyorlar. Yalnız dolaştıkları bu yerlerde, Coca Cola nın tam bir görsel şovuna tanıklık ediyorlar. İzin dönüşü de gördüğü bu olumsuz tabloyu ve benimle ilgili olumsuz düşüncelerini birkaç farklı ortamda ifade ediyor.

Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra da beklenen gelişme oldu ve beni genel müdürlüğe davet edip genel bir bölge değerlendirmesi yapmamı istedi.

Bende her zaman ki hazırlıklarımı yaparak gittim.

Bu toplantı esnasında bana; “Ayvalık ziyaretinden bahsederek, tam bir hayal kırıklığı yaşadığını, hemen hemen hiçbir yerde doğru dürüst ürünümüzü göremediğini, benden beklemediği kadar kötü bir performans gördüğünü” ifade etti.

Bende kendisine “geldikleri gün ve haftanın hem Coca Cola için, hem de Ayvalık için çok önemli bir tarih olduğunu, o tarihte Coca Cola dünya başkanı Muhtar Kent’in, Koç Holding onursal başkanı Rahmi Koç’un ve Rum Ortodoks Kilisesi Patriği Barthalemos’un oraya geldiğini, gelme sebeplerinin de, Coca Cola nın Cunda Adasına bulunan bir Şapeli (Ufak Kilise, bizdeki Mescid benzeri bir yapı) restore ederek, kütüphane haline getirerek Rum-Ortodoks Kilisesine hibe etme töreninin olduğunu ifade ettim. İşte bu sebepten dolayı da son 10 gündür, rakibin tüm ekibini bu bölgeye yöneltip ciddi bir çalışma yaptığını ve Genel Müdürlerinin de yapılan bu çalışmaları kontrol amacı ile orada bulunduğunu ifade ettim. Çünkü onlar için çok hayati bir gelişme idi bu durum. Benim şanssızlığımın da kendisinin böyle bir zamanda bölgemi ziyaret etmesi olduğunu ifade ettim.

Bana inanamadı ve hemen önünde bulunan bilgisayarında Google dede’ye ilgili tarihi ve ilgili kelimeleri yazarak, konu ile ilgili bulduğu haberleri ve benim anlattığım olayları oda da bulunanlara yüksek sesle okudu. Akabinde de “durum senin şanssızlığınmış ne yapalım, şansına küs” dedi.

Ama ben iş hayatında yaşanabilecek en kötü durumu yaşamış ve genel müdürün beynine bu şekilde kötü bir imaj ile kazınmıştım. Şansıma küsme gibi bir şansım da yoktu maalesef.
Bu olayı bir dost sohbet esnasında anlattığımda, çok sevdiğim Vildan abladan şu yorumu almıştım; “Sen, ağustosta denize girsen balta kesmez buz olur” dedi.

10 Ocak 2010 Pazar

PROBLEM VE ÇÖZÜM

Büyük bir Japon kozmetik şirketi, müşterilerinin birinden bir şikayet aldı :

Aldığı bir kutu sabunu açtığında, kutunun içi boştu.

Yetkililer, hemen üretim bandındaki problemi çözmeleri için mühendisleri görevlendirdi. Mühendisler, hemen çalışmaya başlayıp, yüksek çözünürlüklü, iki kişinin kontrol ettiği ve boş kutuyu gösteren bir x-ray cihazı ürettiler.

Küçük bir Hindistan şirketinde de aynı problem oldu. Fakat onlar x-ray cihazı gibi bir komplikasyona girmediler, bunun yerine daha basit bir çözüm geliştirdiler. Güçlü bir endüstriyel fan aldılar ve üretim bandına yerleştirdiler. Fanı çalıştırınca, boş kutular uçarak, üretim bandının dışına çıktılar.

Bu hikayedeki kıssadan hisse :

1. Her zaman basit çözümler ara.

2. Problemi çözecek en basit çözümü keşfet.

3. Problemlere değil, çözümlere odaklanmayı öğren.

7 Ocak 2010 Perşembe

ADAM OLMAK

Çevrende herkes şaşırsa,
bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.
Döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada yitirsen bile,
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu.
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen dayanabilirsen tek.
Erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken,
dost da düşman da incitemezse seni,
ne küçümser, ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir,
üstelik oğlum, adam oldun demektir...

Rudyard Kipling
( 1865-1936 )

2 Ocak 2010 Cumartesi

KADIN-ERKEK AYNI KONUNUN 3 VERSİYONU :)

Aynı konunun 3 versiyonu....


1- Kadın/Erkek
2- Kadın/Kadın
3- Erkek/Erkek

1.Versiyon Kadın / Erkek: Bir erkegin hayatı nasıl karartılır?

Kadın: Saçımı kestireyim mi?
Erkek: Olur.
Kadın: Ama kıyamıyorum.
Erkek: Öyleyse kestirme.
Kadın: Canım degisiklik istiyor...
Erkek: O halde kestir.
Kadın: Bana akıl vermeyi bırak, delilere verir gibi.
Erkek: Eger nasıl hoşuma gittiğini bilmek istiyorsan, sana derimki uzun
saçlı. Bunu biliyorsun.
Kadın: Beni tanıdığında kısaydı.
Erkek: Ve sana tam olarak ne dediğimi hatırlıyorum: "Ne güzel olurdun uzun
saçla".
Kadın: Ama herkes kesmemi söylüyor.
Erkek: Bu durumda kuaföre git ve birak uyuyayım lütfen. Bunu senden Allah
rızası için istiyorum.
Kadın: Peki nasil kestireyim? Kat kat mı yoksa perçemli mi?
Erkek: Kat kat.
Kadın: Bana yakışacağını sanmıyorum, çünkü saçım çok düz.
Erkek: Bırak perçemli olsun.
Kadın: Çok yorucu.
Erkek: Yorduğu zaman tekrar kestirirsin.
Kadın: O zaman asla uzatamam.
Erkek: Uzatmak istiyorsan kestirme güzelim.
Kadın: Bana güzelim deme!!!!!!!
Erkek:?!?!?!?!!

2.Versiyon Kadın / Kadın:

1.Kadın: Ah sekerim saçını mı kestirdin? Ne kadar güzel olmuşsun!!!
2.Kadın: Ay sahi mi söylüyorsun? Ben pek emin olamıyorum. Ay çok mu kısa
oldu acaba...??
1.Kadın: Amaaan ne alakası var. Benim yüzüm bu kadar geniş olmasa aynı
kesimi bende denerdim. Benim su saçım klasik oldu artık, yeni bir
modele hiç cesaret edemiyorum.
2.Kadın: Ay yapma Allah aşkına nesi varmış yüzünün.... Bak şöyle
şuralarından kat verdirsen, harika olur!! Benim de boynum uzun olmasa aynı
seninki gibi bir model yaptırırdım.
1.Kadın: Ah şekerim sende bir alemsin. Keşke benimde boynum seninki gibi
olsa. En azından şu çökük omuzlarımın dikkat çekmesini engellemis olurdum.
2.Kadın: Ayol sen ne diyorsun?.. Senin gibi omuzları olsun isteyen bir
sürü kız var... Giydiğin her şey sana öyle yakışıyor ki.. Birde benim şu
kısa kollarıma bak. Omuzlarım seninkiler gibi olsaydi, giydigim bluzlar
üstümde emanet gibi durur muydu? Vır vır vır, dır dır dır...

3.Versiyon Erkek / Erkek:

1.Adam: Saçını mı kestirdin?
2.Adam: Evet
1.Adam: Sıhhatler olsun abi!..
2.Adam: Sağol...
Olay budur ! ...