29 Ağustos 2010 Pazar

Başarısızlık Bir Son Değildir

Toplumu oluşturan bizlerin ortak özelliği genel olarak başladığımız bir işte başarısızlık anında kolay pes edip, o konudan vazgeçmektir. Aslında bu bizim temel hastalığımızdır. Bu hastalıktan da bir an evvel kurtulmamız gerekmektedir. Halbuki herbirimiz bu özellikten arınmış bir halde bu dünyaya geliyoruz ve şartlar, yaşananlar bizleri bu düşünceye itiyor.

Yürümeye yeni başlayan bir bebeği hepimiz gözlemlemişizdir. Bebek ayağa kalkmaya çalışır, düşer, sonra tekrar dener, yine düşer. Tekrar dener ve bir müddet ayakta kalır, ama tekrar düşer. Bu sürekli tekrarlanır ve pes etmeden dengesini sağlayıp ilk adımı atmayı başarır, ama yine düşer. Ama bebek pes etmeden denemelerine devam eder ve bir zaman sonra yürümeye başlar. Bebek bir çok başarısızlık halinde bile karamsarlığa kapılmamış, yürümek için çalışmaya devam etmiştir.

Futbol takımımızın yeniden bir yapılanma içinde olduğunu hepimiz çok net görüyoruz. Bu yeniden yapılanma sancılı ve meşakkatli bir süreçtir. İşte bu süreçte de bizleri memnun etmeyen hatta ara ara da karamsarlığa düşüren dönemler olabilir. Ama biz zorluklar karşısında hemen demoralize olmamalı, hemen pes etmemeli ve bu sancılı süreçte teknik heyete destek olmalıyız. Bizim başarısızlığımızdan nemalanacak o kadar çok insan var ki, onların söylemlerine ve onların icraatlarına kapılıp resmin bütününü görmekten kendimizi alıkoymamayalıyız.

Bir düşünür "başarı bir yolculuktur" diyor, eğer başarı bir yolculuk ise başarısızlıkta bu yolculuğun başlangıcıdır. İşte tamda bulunduğumuz nokta budur, yani başarılı bir yolculuğun başlangıcındayız. Aslında şu kısa dönemde aldığımız skorlar ve avrupa liglerinden elenmemiz ne kadar büyük bir başarısızlık ise aynı şekilde oynanan futbol ve geleceğe dönük teknik kadronun vermiş olduğu mesajlarda başarı dolu bir yolculuğa başladığımızın işaretleridir.

Hep en güzel eserleri bir usta veriyormuş, eserleri çok mükemmel ve kusursuza yakınmış. Ustaya bu başarısının sırrını sormuşlar.
Usta, doğru kararlar demiş.
İyi de ustam bu doğru kararlar nasıl alınıyor? diye sormuşlar.
Usta, tek kelime demiş. Tecrübe.
Tamam da ustam bu tecrübe dediğin şeye nasıl sahip olacağız diye sormuşlar.
Usta, yanlış kararlar ve hatalar demiş.

Yani mükemmele ulaşmak için bile katedilmesi gereken yolda bir sürü hata ve başarısızlık söz konusudur. Edison ampulü bulana kadar binlerce başarısız deney yapmıştı ve hiçbirinde karamsarlığa kapılmamıştı. Ve bu başarısız deneylerden sonra söylediği "ampulün bulunamadığı bir yol daha keşfettim" sözü akıl dolu, oldukça manidar bir söylemdir.

Bizim Aykut Kocamandan ilk etapta beklentimiz ne Edisonun ki kadar iddialı, ne de ustanın ki kadar mükemmel bir eser ortaya çıkarması. Bizim beklentimiz, senelerden beri devam eden, tek farklı galibiyetlere ve lokal başarılara odaklı bir takım olma hüviyetinden çıkıp, uluslararası arenada ses getiren, herkesin adını ezbere bildiği, yıldız futbolcuların gelmek için çabaladığı, göze hoş gelen futbol oynayan, mücadeleci bir takım oluşturmasıdır. Aykut hoca da bu vizyon ve alt yapı vardır.

İşte bu bilinçle güzel ve güneşli günlerin camiamız için yakın olduğunu rahatlıkla söylüyorum.

Hep destek tam destek.

Öyle Bir Zaman ki

Gün, birlik olma günüdür.
Gün, olayları iyi yorumlamak günüdür.
Gün, "Hep Destek, Tam Destek" sloganımızın gereğini yerine getirme günüdür.
Gün, Fenerbahçemizi karıştırmak isteyen, Fenerbahçemizin başarısızlığından nemalanmaya çalışan akbabalara karşı dik ve sağlam durma günüdür.
Gün, başarısında sevdiğimizden daha fazla başarısızlığında da takımımıza sahip çıkma günüdür.

Fenerbahçe'miz de Aziz Yıldırım başkanlığa geldiği günden bu yana futbol takımında gerçekleştirdiği en büyük devrimin başlangıcına şahitlik ediyoruz. Futbol takımı, tam olarak bir bilene, yani Aykut Kocaman'a emanet edildi. Yönetim kendisine tam yetki verdi. Tüm bunların sonrasında farkında olmamız geren husus, Aykut Kocaman'ın kendisine yüklenen bu sorumluluğun üstesinden gelecek gerek altyapı, gerek bilgi birikimi, gerekse de lider kişiliğe sahip olduğudur. İhtiyacımız olan tek şey ise camiamızın kendisine zaman tanıması ve sabır göstermesidir.

Şampiyonlar liginden talihsiz bir şekilde elenmemiz, Avrupa macerasında Paok ile yapacağımız rövanş maçımıza kritik bir skor ile giriyor olmamız ve ligde Trabzonspor karşısında alınan mağlubiyet moral olarak bizleri olumsuz etkilese de, oynanan bu karşılaşmalarda ortaya konulan futbol, mücadele ve hırs bizleri gelecekle ilgili olarak ümitlendirmektedir. Bizler bardağın dolu tarafını görüp, futbolcu ve teknik heyetimize pozitif enerjilerimizi aktarır isek, başarı kendiliğinden gelecektir.

Ama malesef, Fenerbahçe mizden nemalanmaya çalışan, bizden biri gözüken, medyada gündem oluşturan şahısların yanlı ve bilinçli yıpratma politikları hız kazandı. Bu takım şahıslar üzerindedir, herkes bunu anlamalı ve bu bilinçle davranmalıdır.

Öyle bir zaman ki, içimizde olup, bizden gözüküp ama sabırsızlıkla başarısızlığımızı bekleyen akbabalara karşı uyanık olup, birlik olmamız gereken bir zamandayız.

27 Ağustos 2010 Cuma

KILAVUZ İSTEMEYEN GÖRÜNEN KÖY

Hedefleriniz ve hayalleriniz ne kadar büyük ise, size ne kadar heyecan veriyor ise, gerçekleştirebileceğinize ne kadar inanıyorsunuz, ses getirecek başarıya ulaşmanız o ölçüde kolay olur. Olay bu düşünce yapısına girebilmekte, bunu damarlarında akan kan gibi hayatın anlamı haline getirmekte ve ruhunun derinliklerinde fırtınalar oluşturmakta yatar.
İşte lider kişiler, lider kurumlar ve lider devletler de bu özellikleri fazlası ile görürüz. Ulu önderimiz M.K.Atatürk'ün en sevdiğim vecizelerinden biri olan "Ben hayatımda karamsarlık nedir hiç bilmedim" sözü bu psikolojinin alt yapısını çok net oluşturmaktadır.

Camia olarak çok zorlu bir süreçten geçtiğimiz, bütün akbabaların avuçlarını ovuşturarak beklediği başarısızlığı bulduğu bu dönemde, dik durabilen, hedeflerine her türlü zorluğa rağmen yürüyebilen, zorluklara göğüs gerebilen ve bu zorluklar karşısında pes etmeyen FENERBAHÇE'miz ve teknik heyeti başarılı olarak çıkacaktır.

Peki, problem nerede idi? Eksik olan ne idi? Bu kadar değerli bir kadro kurulmasına rağmen, beklenen başarı bir türlü neden sağlanamıyordu? Bu soruların cevapları kadar, çözüm yolları da aynı derecede önemlidir. Dolayısıyla önce doğru cevapları vermek, akabinde de bu cevapları uygulayabilmek önemlidir.

Aykut Kocaman, FENERBAHÇE'miz için bir devrimdir. Aykut Kocaman'ın uygulayacağı sistemde FENERBAHÇE'mizin oyun mantalitesinde, transfer politikasında ve geleceğe hazırlanma hususlarında ki devrimidir. İşte cevaplar bu iki devrimin içinde yatmaktadır ve devamında da çözüm yolları.

Hedefler ve hayaller kelimeleri ile başlayan cümlemde anlatmak istediğim başarıya, futbolunun son demlerini yaşayan, hırsını ve heyecanını yitirmiş, maddi olarak doyuma ulaşmış ve kendisini takımın üstünde gören futbolcular ile ulaşmak imkansızdır. İşte heyecanını ve mücadele yetisini yitirmiş, bir nevi iş körlüğü oluşmuş bu kişiler ile artık yolların ayrılması gerekmektedir. Veya bu kişilerin yavaş yavaş ıskartaya ayrılması gerekmektedir. Bu tip futbolcularımızın başında Alex ve Selçuk Şahin gelmektedir.

Futbolun çok hızlı oynandığı, şahıslardan çok topun koşturulduğu, mücadele ve tekniğin aynı anda en üst düzeyde sergilendiği bir ortamda bir yönü eksik olan futbolcular takımlara lüks kaçmaya başlamıştır. Alex te teknik var mücadele yok, Selçukta mücadele var teknik ve futbol zekası yok. Haliyle ikisi de artık bizdeki misyonlarını doldurmuşlardır.

Yine aynı şekilde FENERBAHÇE forması yakışmayan bal yapmayan arı futbolcularımız ile de fazlaca zaman kaybedilmemelidir. Cristian Baroni, tam manası ile bal yapmayan bir arı'dır. Oyuna olumlu tesiri hemen hemen hiç yoktur. Mücadelelerde kolay pes eden yapısı ile takım savunmasında zaafiyetlere yol açmakla kalmayıp, oyuna topu sokma beceriside yeterli düzeyde değildir.

Bilica ise başlı başına bir vakadır. Bence FENERBAHÇE forması bu futbolcuya da yakışmamaktadır. Bizim futbolcumuz galibiyetimize gölge düşürecek davranışlar içinde bulunmamalıdır. Geçen sene eziklerin kullandığı penaltıdan önce penaltı noktasını kazıması hiç yakışık kalmadığı gibi, bu seneki Trabzon maçında kullanacağımız frikik atışı öncesi rakip kalenin içinde ki anlamsız duruşuda kafalarda soru işareti oluşturmuştur.

İşte bu futbolcularımız ile kendilerine teşekkür edilip helalleşilirken, Gökhan Gönül ile de en az 5 senelik anlaşma yenilenerek, takım futbolcularına ciddi mesajlar verilmelidir.

Ağustos ayında avrupa kupalarında olmayan ve tek hedefi 2011-2012 sezonu şampiyonlar ligine doğrudan katılmak olan FENERBAHÇE'miz ve teknik heyeti şapkayı önüne koyacak ve gereğini yapacaktır. Onlara gereken tek şey bizim göstereceğimiz sabır ve kendilerine tanıyacağımız zamandır.

Bu büyük camia ve bu büyük taraftar kendisine yakışanı yapacaktır, sorumlularda kılavuz istemeyen görünen köy için gereğini yapsın, tüm beklentimiz budur.

24 Ağustos 2010 Salı

DEĞİŞİMİN AYAK İZLERİ

Değişimin ayak izlerini herkes dün gece Trabzonspora deplasmanda 3-2 yenildiğimiz maçta gayet net bir şekilde gördü.



Şu anda Fenerbahçe olarak içinde bulunduğumuz durum "yeniden doğuşun" sancılı sürecidir. Bu süreçte bunun gibi bizlere acı veren sonuçlar alıp, daha vahim durumlar ile de karşılaşabiliriz. Ancak bizlere düşen takımımıza ve teknik heyetimize sonuna kadar destek olmaktır.



Alışkanlıkları terk etmek kolay değildir. Hele ki bu alışkanlıklar kemikleşmiş ise daha da zordur. Aykut Kocaman işte bu alışkınlıkları değiştirmek gibi çok zor bir sürece adım atan bir kahramandır. Dikkat ediyorum, her hareketi ve her icraatı bilinçli, olayları yorumlaması ve analizi çok net, en önemlisi de oldukça soğukkanlı. Yani profesyonel bir kriz yöneticisinde olması gereken her vasıf fazlası ile var.



Peki neydi bu alışkanlıklar:

-Bir kere bu takım Alexsiz olmaz söylemi var ki, artık beyinlerimize kazındı bu ifade. Aykut Kocaman şahıslara bağlı bir takım değil, şahısların bağlı olduğu bir takım oluşturcağının sinyalini, lig başlamadan verdi ve yaşadığımız bu süreçte de vermeye devam ediyor. Yani hiçbir futbolcu vazgeçilmez değil ve herkes eşit, kadroda bulunan 24 kişi içinde formayı çalışan hak ediyor.

-Her teknik direktör döneminde bir şekilde takıma giren ve Fenerbahçemizden emekli olmayı düşünen sabit futbolcularımız ile yolların ayrılmış olması, bir alışkanlığın terkedildiğinin çok net bir göstergesidir. Örneğin Deniz Barış, Önder Turacı, Deivid De Souza

-Yönetimin yerli teknik adama tolerans düzeyinin artmış olması da bir alışkanlığın terkedildiğini göstermektedir. Normalde şampiyonlar liginden elenen, uefa avrupa ligi ristkte olan ve ligin ikinci haftasında mağlubiyetle tanışan Fenerbahçe de çok çalkantılı bir dönem geçiriliyor olması gerekirdi ki, böyle bir durumun olmaması bu alışkanlığın da artık terk edildiğini gösteriyor.

-Yapılan yeni transferlerde takıma faydasından ziyade getireceği ses dikkate alınarak flaş transfer yapılması alışkanlığından vazgeçilip, en az bir yıldır takip edilen, mücadele yeteneği üst düzeyde, sahaya ruhunu koyan futbolcular olmasına dikkat ediliyor olması da çok radikal bir değişimdir.

-Hedeflerin sadece Türkiye Spor Toto SüperLig Şampiyonluğu ile sınırlandırılmayıp, küçük düşünülmemesi, öncelikli hedefin mücadeleci, kazanmayı arzuluyan, 1-0 ile yetinmeyen, göze hoş gelen futbol oynayan bir takım olmak olarak belirlenerek, bu takım ile birçok başarılara imza atılacak olması da başlı başına bir devrimdir.



Başarılara aç taraftar kitlemizin alınan bu radikal kararlar sonrasında ki yeni Fenerbahçemizin başarıları ile coşacağına hiç kuşkum olmadığı gibi 3 sene içinde de avrupanın en büyük kupasının müzemize gireceğine inancım tamdır.



HEP DESTEK TAM DESTEK

11 Temmuz 2010 Pazar

Sorun Yumağımız Gevşek mi? Sıkı mı?

Hem özel hayatımızda hemde iş hayatımızda birçok sorunla karşı karşıyayız. Peki bu sorunlar karşısındaki tepkimiz ve sorunları çözerken uyguladığımız taktiklerimiz nasıl? Sorunları iyi analiz edebiliyor muyuz? Sorunların çözümünde kullandığımız argümanlarımız doğru seçilmiş mi? Sorunları çözerken en kısa ve doğru yolu kullanabiliyor muyuz? gibi bir çok soru ve cevabımızın olması lazım.

Ben burada çözüm ve çözüm yollarından daha ziyade sorunun kendisi ve sorunun tespitinin nasıl yapılması gerektiğini analiz etmeye çalışacağım.

Öncelikle sorunun yoğunluğunu iyi analiz etmeliyiz. Nedir sorun yoğunluğu?

Şimdi konuyu bir fabrika yatırımı ile ilişkilendirip, örneklemeye çalışalım. Üretim için ciddi bir yatırım yapılmış, üretim kapasitesi oldukça iyi ve fabrikanın üretime ara vermeden çalışması gerekli ki yapılan yatırım kendisini beklenen sürede amorti edebilsin ve akabinde de para kazanmaya başlasın. Üretime ara vermeden çalışmak ise ancak bu üretilen ürünlerin satılması ile gerçekleşecektir. Dolayısıyla yapılan bunca yatırımı satışın performansı belirleyecektir.

Satış ekibinin performansı komple bir sistemin kaderini belirliyor ise hassasiyetle üzerinde durulması gereken bölümde haliyle burası oluyor. Şimdi tıkanmış ve yürümeyen bir sistemin var olduğunu düşünerek sorunları tespit etmeye çalışırken, satış da dahil olmak üzere her departmandan kendince haklı sıkıntılar ve problemler dile getirilecektir. Ve bu sıkıntılarını yetkili merciye en iyi ifade eden, kendisini en iyi satan, en iyi iş yapıyormuş gibi gözüken doğal olarak problemi çözmek isteyen sistemden en fazla yararlanan olacaktır.

Günümüz şirketlerinin en önemli hastalığı tribünlere oyanayan ve ağzı iyi laf yapan, ama bal yapmayan arı tipi yöneticiler ile dolmuş olmasıdır. Bu tip yöneticiler, kişisel yetkinliklerinin farkında olmadan, üstesinden gelip gelemeyeceğine bakmaksızın her türlü göreve ilk atılan, cahil cesaretli kişilerdir. Bu tür durumlarda marka gücünün olduğu şirketlerde işler yürürken, pazarda ikinci veya daha alt sıralarda bulunan şirketlerde ise sürekli bir kaos, sürekli bir reorganizasyon ve sürekli bir personel sirkülasyonu yaşanmaktadır. İşte bu şirketlerde sorun yumağı gittikçe sıkılaşmakta ve çözümü de bir o kadar zor olup, zaman almaktadır.

İşte bu noktada iyi bir yöneticinin analiz yeteneğini ve önceliklerini dikkate alıp, yol haritasını belirlemesi gerekmektedir. Burada yöneticinin idare kabiliyeti sorunun yoğunluğu ve gelişme sürecini belirleyeceği gibi, anında tedavisine de başlabilmesini sağlayacaktır.

Hem ülke olarak, hem çalıştığımız şirketler olarak, hem spor kulüplerimiz olarak mevcut durumu okuyabilen, iyi yöneticiler ile idare edilmemiz geleceğe damga vuran lider ülke olabilmemizin en önemli kriteri olacaktır.

8 Mart 2010 Pazartesi

KARİYER YORGUNU MU? YOKSA KARİYERİ YORGUN MU?

Günümüzde iş hayatı bizleri öylesine bir çarkın içine sokuyor ki özel hayat olgusu ister istemez gözardı edilir duruma geliyor. Rekabetin çok yoğun olduğu ve bu rekabet içinde ezilip kaybolmamak adına yaptığımız mücadeleler bir takım tavizler vermemize neden oluyor. İşte bu tür durumları hicveden yazılı basında yayınlar ve internet ortamında ki paylaşımlar çok güzel ve esprili şekillerde işleniyor.

Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişi veya kişiler ile, doğru işi yapabilmek çok önemli. Bunu başardığımız anda kimse bizi tutamaz, zaten iş hayatındaki başarı hikayelerinin bir çoğunun altında yukarıda ifade ettiğim basit denklem yatıyor.

Hata yapma ve başarısız olma lüksümüz yok mu peki?
Kesinlikle var. Ama önemli olan aynı hatayı tekrar yapmamak ve yapılan hatadan ders almak. Tabi birde yerine koyamayacağımız geçen zaman var.

Hani ustaya başarısının sırrını sormuşlar, o da tecrübe demiş.
Peki ustam bu tecrübe dediğin ne menem bir şeydir ve buna nasıl sahip olacağız? Tecrübe nasıl kazanılır diye sormuşlar.
Usta da tecrübe yaptığın hataları tekrar etmemek ile kazanılır demiş. Yani usta olmak hiçte kolay değildir, uzun mesailer, uğraşılar sonucunda kazanılır.
Benzer hikaye malumunuz olduğu üzere, Edisonun elektrik ampülünü bulmasında da yaşanmış, başarısızlıkla sonuçlanan her deneyden sonra Edison, üzerinde düşünmeyeceğimiz ve gitmeyeceğimiz bir yolu daha eledik demiştir.

Peki zaman içinde kazandığımız tecrübe iş hayatımızda bize kariyer mi kazandırıyor? Bu durum bence çok ciddi analiz edilmesi gereken bir husus. Özellikle ekip çalışmasının çok önem kazandığı, bireylerin yetkinliklerinin çokta ön plana çıkmadığı ve adamcılığın maksimum düzeyde olduğu günümüz iş hayatında birçok çalışan kariyer yapacağım derdi ile yorgun düşüp, umutsuzluk ve moral bozukluğu içinde gün geçirir duruma gelmektedir. Verimlilik ve başarı düzeyi düşmekte, konulan hedeflere yaklaşılamamaktadır.

Tabi birde bu mücadele içinde gerçekten kişisel özellikleri ile faklılıkları olanlar vardır ki, bu tür kişiler kısa zamanda, terfi alamama, iş değişikliği yapamama veya kendini gösterememek gibi sebepler yüzünden kariyeri yorgun yöneticiler haline gelebilmektedir.

Bu tespitlerden sonra olması gereken nedir veya iş hayatında bu tür durumları gördüğümüzde yapmamız gereken nedir peki?

Bence kariyer yorgunu kişiler ile kariyeri yorgun kişilerin aynı ortamda çalıştırılırken harmanlaması iyi yapılmalı, özlük hakları, statüleri iyi belirlenmeli, işe ruhunu koyan kişi ile etiket sahibi kişinin performans ölçümlemelerinin bu gerçekler gözardı edilmeden yapılması gereklidir.

5 Mart 2010 Cuma

GÜLME KRİZİ

Yıl 1999 ve ve ben Pepsi Cola da Balıkesir bölgesinde çalışıyorum. 

O dönemde Balıkesir bölgesindeki bütün askeri birlik meşrubat ihalelerini aldık ve çokta iyi satışlar elde ediyoruz. Maksimum verim elde edebilme ve satışlarımızı beklentilerimizin de üzerine çıkarabilme adına bu birliklerden iki tanesine vending (bozuk para ile çalışan meşrubat) makinası koyduk. O dönemde bu makinalar çok değerli ve konuşlandıralacağı yerler tüm Türkiyede özenle seçilirdi. İşte bu sebeple de şirketin gözü bu makinaların çalışmasında ve verimliliğinde idi. 

Böylesine bir takibin olduğu o dönemde zaman içinde, meraklı tüketicilerimiz sayesinde makinaların ikiside arıza yaptı. Şirketten teknik destek istedim ve teknik servis geldi, arızayı giderdi. Ama haftası olmadan makinalardan birisi arızalandı ve çok geçmeden ikincisi de malesef arıza yaptı. Tekrar teknik servisi davet ettim ki, Balıkesiri programa dahil edip gelmeleri bile o dönemde oldukça lüks idi. Kısa süre içinde ikinci sefer geldiler ve arızaları giderip gittiler. Fakat tekrar arıza yaparlarsa makinaların beyinlerini değiştirmemiz gerekecek dediler. Ve öyle oldu, çokta uzun zaman geçmemişti ki beyinler değişti. 

 Ancak enflasyonun oldukça yüksek seyrettiği, piyasada çok çeşitli bozuk paraların olduğu ve makinalarında çok sık güncellemesinin yapıldığı o dönemde, tüketicilerimizde makinalardan farklı yöntemler ile ürün alabilme şansını denedikleri için bir türlü makinaları verimli çalıştıramaz hale gelmiştik. Ve en sonunda makinaların bulundukları yerlerden sökülüp fabrikaya taşınması kararı alındı. Balıkesire en yakın fabrika Bursa da olduğu içinde, makinalar oraya çekilecekti. 
Konu ile ilgili olarak fabrika'dan arkadaşların makinaları almaya gelmelerini beklemeye başladık. 

Aylardan ekim ve günlerden cumartesi idi, havada hafif yağışılıydı. Fabrikadan Avni bey arayıp, makinaları almaya gelmek üzere, Mustafa ile yola çıktığını ifade ettiğinde saat 10:30 idi. O dönemde depomuzun haricinde birde Balıkesir merkezde ofisimiz vardı ve ben bu ofisi kullanırdım, Avniyi de o ofiste bekliyordum. 
Ofisimiz Özmerkezin orada Umurbey camisinin karşısında idi. Saat 11:45 olmuştu ki Avni tekrar aradı, Balıkesire geldiğini Otel Basrinin oradaki trafik ışıklarında olduğunu ve benim bulunduğum yere nasıl ulaşabileceğini sordu. 
Bende kendisine, bulundukları ışıklardan sonra ki 3. trafik ışıklarından sağa dönmesini, yolun tek yönlü olduğunu, düz gitmesi gerektiğini ve hükümet konağının önünden geçip yaklaşık 150 metre sonra beni göreceğini ifade ettim. 
Ancak 5 dakika oldu Avni yok, 10 dakika oldu Avni yok.
-Dayanamayıp aradım kendisini, Avni neredesin? 
Avniden cevap, ya tarif ettiğin gibi geldim ama seni göremedim. Sen yoktun dedi. 
-Şimdi neredesin peki diye sordum. 
Bilmiyorum dedi. 
 -Baksana oğlum etrafında ne var? Bir tabela falan oku... 
Avni baktı ve müthiş cevabını verdi. Kuvayi Milliye müzesinin önündeyim. 
-Ya Avni bunca yıllık Balıkesirliyim, öyle bir yer yok Balıkesirde daha başka bişey yok mu etrafında? (Tabi ben bilmiyorum o günlerde eski belediye binasının ismi değişmiş ve müze olarak kullanıma açılmış) 
Avni den cevap, burada öyle yazıyor... 
-Tamam Avni tamam, ama sen başka birşey söyle lütfen. 
Avniden cevap, ya burada saat kulesi var... 
-Ehhh be Avni dedim, koca saat kulesi dururken bana ne söylüyorsun. Şimdi sırtını saat kulesine verdiğinde, aşağı sallanan caddeden devam et, o caddenin adı Kızılay caddesi oluyor ve yaklaşık 100 metre önünde bir dört yol var onu geçtikten sonra yaklaşık 50 metre sonra sola dön ve düz devam et, hiç sağa sola sapma, direk benim yanıma geleceksin. Anladın mı? Avni'den cevap, evet anladım, bekle hemen geliyorum... 
 
Aradan 5 dakika geçti, Avni yok ve ben yine aradım. Avni neredesin? 
Trafikte birisine sordu ve Avni den cevap geldi;Zağnospaşa caminin yanındayım... 
-Avni oraya nasıl gittin ya? ben sana düz gel, hiç sağa sola sapma demedim mi? 
Avniden cevap, dedin ama, ben yol ve önümüzdeki araçların çoğu öyle gidiyor diye onları takip ettim ve buraya geldim. 
-Neyse Avni şimdi beni iyi dinle, cami sağında de mi? Avniden cevap;Evet 
-Bak şimdi Avni, sen doğru git önünde yol ikiye ayrılacak sola dön diye tarif ederken, benim konuşmalarımı dinleyen ve ofiste çalışan Remzi yanıma gelip, abi arkadaş yerinde dursun, trafik kalabalık, yağmurda var, ben motosiklet ile onu alıp hemen geleyim dedi. 
Bende tarif etmeyi bırakıp bir arkadaş motosiklet ile seni almaya gelecek onu takip edersin, sende nasıl bir araç var diye sordum. 
Avniden cevap, Ford Otosan P-100 pikap var, kapılarında Tamek yazıyor dedi. 

Bu bilgileri aldıktan sonra bende Remziye, Avniyi ve aracını tarif edip yolladım. 
Remzi gitti ve aradan 5 dakika geçti ama bunlar yok, 10 dakika geçti hala yoklar. 
Dayanamayıp aradım, ama Avniden cevap yok. 
Tekrar tekrar aradım ve en sonunda Avni açtı telefonu ve sordum; 
-Neredesiniz Avni? 10 dakikadır sizi bekliyor ve arıyorum ama cevap bile vermiyorsun? 
Avniden o müthiş cevap, SSK Hastanesi Acildeyiz... 
-Nasıl yani? Ne işiniz var orada? 
Avniden cevap, sen bizi almaya bir adam gönderdin ya... 
-Evettttt İşte o adam bizi buldu, beni takip edin dedi, onu takip ederken, İş Bankasının olduğu yerdeki trafik ışıklarında senin adam bir yaya çarptı... 
-Eyvahhhhh, eeeeeee yaya da bir şey var mı? 
Avniden cevap, Yayada bir şey yok ama senin adam haşat... 
-Nasıl yani? Şu anda adamın acil de yatıyor... 
-Peki motosiklet nerde? 
Avniden cevap, ben Mustafa'yı motosikletin başında bıraktım ve araç ile Remziyi hastaneye getirdim... -Uffff tamam ya Avni inanamıyorum sana yaaa...Ülen 1 saat 10 dakikada Bursadan Balıkesire geldin, yaklaşık bir buçuk saat oldu, Otel Basrinin oradan ofise gelemedin. Halbuki 5 dakikalık mesafe, ne adamsın be diye sitemimi iletip, hemen oraya gitmek üzere yola çıktığımı ifade ettim kendisine. 

SSK Hastanesi acile ulaştığımda, kapıda Avni karşıladı, yuhhh be Avni, ne adamsın dedim. Hemen Remzinin yanın gittim ki, gözlerime inanamadım, sanki Remzi bir yaya çarpmamış, Remziye bir kamyon çarpmış gibiydi. Remzinin her tarafı sargı içinde, kolunda bir serum, yüzü bile zor gözüken bir vaziyette. Remzi beni görünce başladı küfretmeye, çarptığı yayayı kastederek, abi, o adamı biliyorum, yayalara kırmızı ışık yanıyordu, o hatalı geçti, ben hastaneden çıkınca bunun hesabının soracağım ona... Tabi Remzi yi o halde görünce beni aldı bir gülme krizi ve dayanamayıp odadan kaçtım.